Isparta’da 2. Uluslararası Kongresi devam ediyor. 29 Mayıs tarihinde açılışı yapılan Davraz Kongresi 31 Mayıs 2014 Cumartesi günü nihayet buldu. Fevkalade panellerin yapıldığı bu toplantıda Dünya ve Türkiye Kültürü gündeme geldi. Ancak dinleyicilerin daha çok olması verimlilik getirirdi.
Ankara dan gelen millet vekilleri ve akademisyenlerin katılımlarıyla bu toplantılar yapılabildi. Gönül arzu ederdi ki şehir içerisinde büyük bir toplantı salonunda Ispartalılar izleyip takip ede bilselerdi. Çoğunluğa anlata bilmek ve çoğunluğun sesini duya bilmek işin en önemlisi. Sağ- sol gerici- yobaz kominist- dindar gibi sataşmaların ve fişlemelerin olduğu 1960’ lı yıllardan geliyorum. Ve nereye geldik.
Gelen günler giden günleri aratıyor sanki.
Bir asabiyet, öfke ve gerginlik potansiyeli, hem genişleyip derinleşiyor hem de içten içe açığa çıkma kaynamaları gösteriyor. Daha sakin olma gereğini haklı olarak vurguluyoruz ama, bunu dile getirenlerin kendileri de çeşitli endişelerin etkisinden pek kurtulamıyor.
Ne oluyoruz, nereye gidiyoruz? Öyle sözler ve durumlarla karşılaşıyoruz ki, itidalin korunması son derece güçleşiyor. Genel ortam çok duyarlı bir tepkisellik atmosferi taşıyorsa, bundan etkilenmemeye çalışmak insanı yıpratıyor. Sakin tabiatlı bireyler için bile böyle bir zorluk söz konusu oluyorsa, endişe sebepleri ciddiyet arz ediyor demektir.
1950-1960 arasındaki DP-CHP gerginliğini de, 1960 sonrası sağ-sol gerginliğini de gayet iyi biliyorum. Her iki dönemde de, ana kitle şimdiki kadar bir karşılıklı tepkisellik aşırılığı içinde değildi. Çok şeyler vardı fakat sessiz ve sakin bir çoğunluk da hep vardı. Ekseriyet huzur özlemi ve arayışı içindeydi diyebiliriz. Şimdi öyle değil ve halim–selim tabiatlı insanlarımız arasında bile ileri bir asabiyet görüntüsü göze çarpıyor. Bu hal çok kaygı verici.
Bir kere, hakaret sıradanlaştı. Ben nakilde bulunmaktan bile çekiniyorum. Çünkü her hakaret yayınlanamaz, benim bildiğim. Ama bizim eskiden uyduğumuz kuralların büyük bir kısmı artık fiilen pek geçerli değil. Mesela suç teşkil ettiği hükme bağlanmış bir hakaret sözünün yayınlanması mümkün değildir diye bilirdik. Şimdi bunlar yok artık. Adlı adınca yazılıyor, bazen hatır için nokta işaretleri kullanılıyor. Bir mevzuat değişikliği olduğunu da sanmıyorum; herhalde ‘telâkki ve algı’ konjonktürü değişti. Örneklemeler yapmaya benim ‘telâkki ve algı’ yapım elverişli değil. Medya ve siyaset zeminindeki bazı hakaret sözleri, günlük hayatta, mesela apartman toplantılarında kullanılsa, büyük kavga ve darp olayları meydana gelir. Nasıl iştir bu, anlamak mümkün değil.
Edep ölçü demektir; âdâb-ı muâşeret de, muâşeret (toplumsal- insanî ilişkiler) ile ilgili ölçüler demektir. Edebiyat da aynı kökten gelir ve ‘sanatlı ölçü sözleri’ gibi bir anlam ifade eder. Bu ‘kök’ten biz nasıl uzaklaştık bu kadar? Bir yandan da “muhafazakârlaştık” diyoruz. Ne yaman çelişkiler var orta yerde. İnsanlıkla, edeple-âdapla, vicdanla, hicapla, nezâketle, merhametle, saygıyla ve sevgiyle ilgili derin çelişkiler…
Benim teşhisim malum: ‘itidal’ olmazsa istikametin ayarları bozulur, istikametle ilgili kavramlar arasındaki irtibatlar kaybolur. Yaşanan hayatî çelişkilerin kaynağı burada.
Kendimizi kandırmayalım; ‘iyi’ye gitmiyoruz. Aksini söylersek, ileride iyiye yönelme şansının şartlarına da hasret kalırız; kıyas mantığımız sakatlanır. Bu gerilim, bu kutuplaşma, bu özeleştirişiz zıtlaşma ve inatlaşma bizi iyiye götüremez.
Demokrasinin kuralları ve biçimleri bahsinden önce ‘siyaset anlayışı ve siyaset kültürü’ gelir. Bu üslupta bu anormallikte bir siyaset anlayışı demokratik kültürle asla bağdaşmaz, ayrıca ‘insanın değeri ve anlamı’ hakkındaki evrensel meşruiyet kıstaslarla ve kabullerle de bağdaşamaz. Böyle bir kısır döngüde siyaset yapılamaz, siyaset adına çözüm ve düşünce üretilemez. Olmaz böyle şey. Bu kadar sağlıksız ve anormal bir siyaset zemininde demokrasi nasıl yürüyecek ve gelişecek?
…Ve yeni bir depremle sarsıldık. Telefonla konuşuyordum, oldukça sert hissedilen bir sarsılışla irkildim. 1963 Yalova depremi 6,3 büyüklüğündeydi ve bizi bu kadar etkilememişti. Sanki depremlerde de bir değişim oldu. O depremde merkez olan Yalova-Çınarcık’ta bile sadece 3 ev yıkılmıştı ve ölüm vak’ası yoktu. Şimdi de Ege açıklarındaki bir deprem İstanbul’u beşik gibi salladı. Hafızamızda 17 Ağustos ‘felaketi’ var; biz depremden, daha farklı bir biçimde korkarız ve korkmalıyız da. Ama bu korku soyut bir korku olmamalı… O korkunun yanında çeşitli düşünce farklılıkları da bulunmalı. Ne var ki olumlu bir düşünce farklılaşmasını yaşadığımızı söylemek mümkün değil.
…Genellikle ülkemizde etkili durumda olanlar ya 60’a yaklaşıyorlar, ya da 60’ı bile geçtiler. Acaba bir 50-60 yıl daha mı yaşayacaklarını sanıyorlar da bir özeleştiri (murakabe-i nefs) ihtiyacını hâlâ akıllarının ucundan bile geçirmiyorlar? Hele her vasıtayı mubah ve meşru sayan ve “militan polemikçi yazarlık” diye bir şey çıkaranlar. Hele onlar? Yahya Kemal gibi sormak istiyorum; söyleyecek sözü ve fikri olmayanlar acaba niçin yazı yazarlar?





















YORUMLAR