Hak arama yollarının uzun dönemde en etkili olanı ‘müsbet hareket’ etmektir. Fakat ‘hemen’ netice almak isteyenler bu yolu ihtiyar etmek istemez. Neticede de hak ararken haksız duruma düşmek, kâr umarken zarar etmek gibi sonuçlar ortaya çıkabilir.
Haddi, hududu ve ölçüyü kaçıran ‘deva’ da zamanla ‘derde’ dönüşebilir. Bu bakımdan ölçülü hareket etmek her zaman tercih edilmesi gereken yoldur. Ancak hislerin hakim olduğu hallerde ölçülü hareket etmek her zaman kolay değildir. Geçmişte şahit olunan hadiseler buna delildir. Pek çok hareket, görünüşte iyi niyetle yola çıkmış ama iyi olmayan sonuçlara ulaşılmış. Gençlik hareketlerinin çoğu zaman darbelere bahane edilmesi de bu sebepledir.
İstanbul’da başlayan ve Türkiye geneline yayılan ‘eylem’ler de bu çerçevede değerlendirilebilir. Bilindiği gibi ve farklı dünya görüşlerine mensup ‘uzman’ların da ifadesiyle, kitleleri kontrol etmek kolay değildir. Eylemi başlatanların niyetleri ile kalabalığa karışan değişik grupların niyetleri farklı olabilir. Neticede “Ben ne diyorum, sen ne anlıyorsun?” hali ortaya çıkabilir.
İşte bu tehlikeye dikkat çeken iş dünyasının sivil toplum kuruluşları, haklı olarak protestoculara itidal çağrısı yapmış.
Ankara’da bir araya gelen işveren, esnaf, işçi, memur ve çiftçi temsilcileri; gösteri hürriyeti kapsamında çevre duyarlılığı ile başlatılan demokratik hakların kullanılmasını desteklediklerini vurgulamış. Ancak gösterilerin, marjinal gruplar tarafından farklı mecralara çekilmek istendiğine işaret eden STK temsilcileri, “Samimî vatandaşlarımız bu hususta duyarlılık içerisinde olmalı ve yakma, yıkma gibi suç teşkil eden fiillerin hak ve özgürlükleri gölgelemesine izin vermemelidir” demiş.
Evet, mesele burada düğümleniyor: Hukukî çerçevede başlatılan hak arama niyeti, maddi ve manevî yıkımlara sebep olan yollara girmemeli. Mesela, İstanbul’da başlayan ve ülke geneline yayılan protestolarda meydana gelen maddi zarar 80 milyon TL olarak açıklandı ki, buna ‘Ah ve vah!’ dememek mümkün değil. Bu zararın bir şekilde tazmin edileceği belli, ama yazık değil mi? Bu kadar imkânı çöpe atacak kadar zengin miyiz? “Tüyü bitmedik yetim”lerin hakkının olduğu bir ‘kasa’dan, keyfi ve kızgınlıkla verilen zararların tazmin edilmesi bu millete yazık değil mi? Yakanlar ve yıkanlar, aynı zamanda kendi mallarına zarar verdiklerinin farkında değilller mi?
STK’ların açıklamalarında şu tesbitlere de yer verilmiş: “Şunu kimse unutmamalıdır ki, sokakların huzur ve güveni, çocuklarımızın ve Türkiye’nin geleceği açısından son derece önemlidir. Şiddet ve kavga, hiçbir şeyi çözmediği gibi sorunları içinden çıkılmaz hale getirir. Hiçbir hak arayışı, vatandaşımızın can ve mal güvenliğinin tehlikeye sokulmasına, esnafın tüccarın mağduriyetine ve vatandaşlarımızın vergileriyle temin edilen kamu mallarına zarar verilmesine gerekçe olamaz.” (AA, 6 Haziran 2013)
İş yine dönüp dolaşıp ‘eğitim ve ahlak’ noktasına geliyor. Şiddet ve kavganın hiçbir şeyi çözmediğini insanlara nasıl anlatırız? Kalpleri ikna edebilen bir eğitim sistemiyle değil mi? Bunun için de başta evlerimiz olmak üzere iletişim vasıtalarında da şiddet ekimine son vermek gerekir. ‘Sanal âlem’deki oyunlardan başlayarak hemen her gün yüzlerce şiddet tohumu ekilen çocuklarımız ve gençlerimiz, ilerleyen yaşlarda haklarını da şiddet yoluyla alma eğiliminde olmaz mı? ‘Müsbet hareket’ etmek gerektiğini belki de okul öncesi eğitimiyle çocuklarımıza kazandırmalıyız. Ki, neticede hak ararken de yakıp yıkmayı bir yol olarak görmesinler.
Eyleme katılan bazı gençlerin “Mi’rac Gecesi”ne saygıdan bahsederken, “Tabiî ki Müslümanların bayramlarını da dikkate alacağız” demesi içimizi yaraladı. Mi’rac Gecesi ile ‘bayram’ı ayırt edemeyen gençler var karşımızda. “Doğru İslâmiyeti ve İslâmiyete lâyık doğruluğu” yeterince anlatamamışız demek ki… Anlatmak için ne bekliyoruz?





















YORUMLAR