Bir insan var, din hakkında birçok şey öğrenmiş. Hangi dinî konuyu açsanız hem de iddialı biçimde söyleyecek sözleri var. Fıkıh, kelam, tasavvuf, siyer, her konuda.
Birtakım kitapları da okumuş. Ve hep bu bilgilerle uğraşıyor. Düşünceye pek yer verdiği yok. Aslen öğrenmenin metodolojik disiplinlerinden de çok uzaklarda…
Bir başka insan tipine geçelim şimdi… Nispeten az ama sağlam bilgilerin sahibi. Fakat edindiği bilgileri hayatının ışığı gibi değerlendiriyor. Tevekkülü yerinde, tedbir gayreti ve dengesi yerinde. Gösterişi sevmez. Dedikodu yapmaz. Sevgiyle bakar. Yardımseverdir. İnceliklidir, mütevazıdır. Hayatın acıları karşısında sabır göstermeyi sevinçlerin karşısında şımarmamayı bilir. Yani, az biliyor ama bildiğini bir bütünlük şuuru içinde yaşıyor. Ve düşünmeyi de biliyor… Bu eski insan tipidir işte. Mesela benim annem, büyük annem öyleydi. Hatırladığım büyüklerimiz öyleydi. Zor geçitlerde vecize gibi sözler söyler, metanet ve istikamet gösterirler, hayatımıza ve birikimimize çok şey katarlardı.
“Üstünde dinî motif var mı?” konusu önemli değil; “ruhunda, zihninde, şuurunda kişiliğinde dinin istikamet denge ve tefekkür ışığı var mı?” konusudur önemli olan. Bu var ise, o insan düşünerek yaşar, sorumluluk şuuruyla yaşar, hayata geniş ve derin bakar; duruşu, hâli, tavrı, sevgiyle vakarı birleştiren bir güzellik taşır. Bizim ana düşünce meselemiz de, insanın böyle bir insan olmasını amaçlayan bir mantık yapısını gerekli kılar. Ve asıl dile getirmek istediğim de işte bu.
Dinin zahiren içine bakıp dünyayı oraya sokmaya çalışmak değil; dinin ışığında ve onunla güçlenen aklın, yüreğin ışığında; hayatı düşünmek, evrenseli düşünmek, insanı toplumu düşünmek…
Bu mesele Batı’nın tarihinde de vardı: dünyayı dinin, temsili zahiri formel varlığının içine mi sokalım; yoksa dini hayatın dışında mı tutalım? İkisi de yanlıştı. Bu çekişmenin acılarını Batı asırlarca yaşadı. Ve Batı’nın bu serüveni bizi de etkiledi.
Dinin sadece bazı kuralları ve onlarla ilgili bilgileri değil, aynı zamanda bir ışığı var; ve insanın ruhu aklı, bütünlüğü o ışığa muhtaç. Bu, sonuçta insanın manevî varlığını ve bütünlüğünü unutup unutmamak meselesidir. Batı, insanı unuttu ve bunu bir çözüm sandı; fakat bunun çözüm olmadığını her aklı başında Batılı da şu veya bu derecede anladı, anlıyor. Burada diyorum ki, onların terminolojisini dikkate alan eserler üretmeliyiz. Öyle bir İslam inancı eseri yazılmalı ki; panteizmi, panenteizmi, deizmi, örtülü ateizmi, bilinemezciliği dikkate alsın ve İslam’ın evrensel hitabını bu dikkat ve gayret içinde derinlemesine anlatabilsin. Yani, ışığını yansıtsın. Bazı somut, tepkisel ve sihirli formüller ve formülatif kalıplar üretme yolundaki çalışmaların bir sonuç vermesi mümkün değildi, bundan sonra da mümkün olmaz.
İnsanın ve hayatın bütünlüğünü esas alan ve İslam’ın bütünlüğünden doğan ışığı tanıtabilen emeklere ihtiyaç var. Bunu gerçekleştirebilmek için evrensel donanımları da olan bir usul ve üslup yardımının gerekliliğini kabul etmeliyiz. Öteki çalışmalar yine yapılabilir ama onlar bunun yerini tutamaz. Ve şunu da unutmamalıyız ki sadece onlarla yetinilirse, onlardan beklenen de hâsıl olmaz.
Işığı gözüne tutmak da. Gözünü ışığa dikmek de yanlış; onu kendi ruhuna, zihnine, yoluna, ufkuna yansıtacaksın. Gözün görmesini sağlayan şey, ışığın bakılan yeri aydınlatmasıdır. Manevî ışığın yayılması düşünceyle olur, düşüncenin onu içselleştirmesi yoluyla olur. Ve sen düşünce eğitimi





















YORUMLAR