Yine aylardan kasım… Tabiatın rengi yeşilden sarıya, sarıdan turuncuya, sonra da kahverengiye dönüyor günbegün. Canlılığını kurumaya bırakıyor otlar, çiçekler… Börtü böcek başlarını sokup, sığınacak bir kuytu arıyorlar kışın soğuğuna dayanabilmek için.
Sabahlar serin, geceler buz kesiyor… Günün sıcak vakitleri gittikçe azalıp, yerini kah hafif bir rüzgara, kah sert bir fırtınaya bırakıyor.
Yapraklarını bir an önce toprağa teslim etme yarışındaymış gibi bir hali var ağaçların. Sanki son ekspres kalkıyor ve yolcularını bu sefere yetiştirme telaşı içinde pek çoğu…
Her günün sunduğu bu rengarenk değişimi, İlahi bir tabloymuşçasına seyretmekten alamıyor kendini insan. Seyre dalarken de düşünceleri sıralanıyor zihninin en derinlerinde.
Renkten renge dönüp, kopuyor dallarından kuruyan yapraklar, eskiden her evin duvarında asılı olan takvimlerden ayrılan kağıtlar gibi. Artık bu takvimler yerine cep telefonu ve bilgisayarlardaki sanal takvimler var. Belki de bu yüzden, günlerin hızla geçişine ve ömrümüzün her geçen gün eksilip, zamanımızın daralmasına rağmen, rahatça sergilediğimiz vurdumduymazlık. Eskiden günler geçerken, her bir günün sonunda bir takvim yaprağı kopartılır ve yaşanacak günlerin eksilişine şahitlik ederdi insan. Şimdi eksilen şey telefon ve bilgisayar şarjları… Bunca yapaylık içinde oluşumuzdan mı acaba hayata karşı gamsız davranışlarımız?
Eski günleri hatırlatıyor etrafın sarı rengi, sanki yaş 20’lilerden uzaklaşıp, 30’lulara dayanınca sonbahar daha bir anlamlı. Gençlik günlerinin “En sevdiğim mevsim yaz” cümlesine karşın, sonbahar daha da mahiyet kazanıyor. Sanki dökülen her bir yaprak eksilen günleri ömrümün. Eskiden bu yaprak dökümü hüzün verip, içimi kasvete boğarken; şimdi tersine ruhuma ihtiyaç duyduğu bir farkındalık sunuyor sanki. Bu öylesine bir farkındalık ki; “geçen günlerin kuru yapraklar gibi çoktan toprağa karıştığı” gerçeğini hızlıca çarpıyor suratıma. Bu gerçeklik zor bir hesaplaşmayı getiriyor beraberinde ve bir belirsizliği de doğuruyor aynı zamanda; yaşanan yaşandı bitti de ya sonrası? Var mı beni bekleyen yeşil günler, dallarım yeniden tomurcuğa dönecek mi önümüzdeki bahara?
Hatıralar daha fazla uğruyor bu günlerde zihnime, sanki “Ne olur bizi düşün, bizi sorgula!” gibi bir yakarışları var. Cahit Sıtkı’nın Hatıralar şiirini okuyanca anlıyorum ki tek ben değilim, sonbaharın geçmişle yüzleştirmesini yaşayan.
Bilmem ki hâtıralar,
Ne istersiniz benden,
Gelir gelmez sonbahar?
Bu kanat çırpış neden?
Cama vuracak ne var
Ey eski hâtıralar
Sanmayın güller açar,
Bülbül değildir öten;
Bu rüzgâr başka rüzgâr.
Ne istersiniz benden,
Bilmem ki hâtıralar,
Gelir gelmez sonbahar?
Hoyratlığa, zaman kayıplarına, ihmallere, kırık dökük kalplere yer olmamalı hayatımızda. Belki de bu sonbahar yaşanılan SON bahar olabilir, kim bilir?





















YORUMLAR