Dışarıda kar yağıyor, yaşadığım şehirde az bulunan bir manzara… Doyasıya seyretmek istiyorum bu istisnalığı hem de tüm müstesnalığıyla. Derinlere dalıyor zihnim, şairlerin dizeleriyle eskilere yolculuğa başlıyorum, kar gibi yağıyor düşünceler üzerime, bugünün üstünü örtüyor sanki dünler daha berrak…
Ne güzel söylüyor Nazım Hikmet şiirinde: Lambayı yakma, bırak,/Sarı bir insan başı/Düşmesin pencereden kara./Kar yağıyor karanlıklara./Kar yağıyor ve ben hatırlıyorum./ Kar…
Dışarıda kar yağıyor ve ben hatırlıyorum tıpkı şair gibi, lambaları yakmadım. Karanlıkta pencereden görebildiğim, sokak lambasının altında hızla yere inen kar tanelerini izliyorum. Neler düşünüyorum neler… Ne hatıralar gelip geçiyor gözlerimden. Tıpkı kar taneleri gibi iniyor aşağıya hatıralarım, eski günlerin karlı, kış akşamları…
Bir yanım seviniyor, sıcacık hissediyorum. Bir yanım ise buz kesiyor, sanki içerisi dışarıdan daha soğuk, çok üşüyorum.
Ne çok aşinaydı gözlerim eskiden bu beyaz manzaraya. Kar ne çok yağardı çocukluğumun kışlarına. Renkli çizmelerimle içine bata çıka giderdim okula, kayar düşerdim kimi zaman, kimi zaman da gidemezdim.
Çocukluğumda doğanın en tabi kaydırağında, bahçelerin karla kaplı yükseltilerinde kayardık, en tasasız halimizle. Ne keyifliydi kartopu oyunları, suratıma içine taş gizlenmiş bir tuzak fırlatılmadığı müddetçe.
Akşamdan usul usul yağan karın, hızlanıp sabaha her yanı bembeyaza boyaması ve bu ilahi boyanın okul yollarını kapatıp, mümkünse tamamen silmesi hayaliyle dalardım uykuya. Uyandığımda tatil hayalim çoğunlukla gerçekleşirdi, ancak okula giden yollar hiç bir zaman tamamen silinmedi. Er ya da geç eridi karlar ve bu kısa kış tatilinden sonra hayat hep kaldığı yerden devam etti, sonra yine okul ve sınavlar…
Kar yağması çocuklara göre eğlence, büyüklere göre rahmet demekti. Diyor ya Kar şiirinde Sezai Karakoç: “Allah kar gibi gökten yağınca“… İlahi bir lütuf sunuluyor aslında her kar tanesi ile birlikte ve rahmet iniyor yeryüzüne. Baharda gölleri denizleri dolduracak, nehirleri coşturacak bir rahmet…
Kimileri için karlı pekmez demekti, karın bir sıcak yanı da. Oldum olası hiç yemedim ve “Kış günü o kadar kar yiyen bir insan hasta olmaz mı” sorusunun cevabını hiç bilemedim.
Bu güzelliklerinin yanında karın üşüten tarafı öylesine soğuk ki, elimde uzun süre tuttuğum kartopunun parmaklarımı sızlattığından daha çok sızlıyordu içimde bir yerler. Kar atıştırmaya başladığında, bu görsel şölenin günlerce sürmesini isteyenlerin sıcacık bir evleri olduğunu düşündüm. Giyecek kalın giysileri, içecek sıcacık çorbaları vardı, ” Yaşasın kar yağıyor!” diye sevinenlerin. Yarın tatil olsun diye taklalar atanların, okula gitmediklerinde evde keyiflenecek bir ailesi vardı muhakkak. Ya sobasına atacak odunu zor bulan, ya da sobası olmayan, hatta evi olmayanlar? Gecenin geç saatlerinde kaloriferler söndüğünde üşüyen ayaklarım anlar mı sokaklarda botsuz çizmesiz yürümek ve hatta yaşamak zorunda kalanların acısını?
“Dolabında Asılı 25 Gömleğinin Sadece Üçünü Giydiğini/ Ama Arka Sokaktaki Komşusunun O Beğenilmeyen Gömleklere Muhtaç Olduğunu Fark Etmeli insan” diyen Can Yücel’ in cümlelerini duyar mı yüreğim, nasibini alır mı bu uyarıdan dolabımdaki çeşit çeşit giysilerim?
Karın iki yüzü var bu yüzden… Bir tarafı sıcak, usulca yanan bir şömine gibi her tarafı ısıtıyor. Diğer tarafı soğuk, buz gibi, üşüyor yüreğim; bu yüzden ellerim hiç ısınamıyor…
