İnsan kendisini yalnızca doğduğu topraklarla ya da konuştuğu dille tanımlamaz. Bazen inancı, bazen yaşadığı toplum, bazen de bağlı olduğu devlet belirleyici olur. Tarih ilerledikçe bu aidiyetlerin anlamı değişir. Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne geçiş de böyle bir dönüşümün hikayesidir. Değişen yalnızca devletin adı ve yönetim biçimi değildi. İnsanın devlet karşısındaki yeri, hakları ve kendisini tanımlama biçimi de yeniden şekilleniyordu.⁠​​​​​​​‌​​​​​​​​​​​​​​‌‌‌​‌​​​​​​​​‌‌‌​‌‌‌‌‌‌​‌‌‌​​​​‌​‌‌​​‌​​​‌⁠

Osmanlı İmparatorluğu, farklı dinleri, dilleri ve toplulukları bir arada barındıran geniş bir siyasi yapıydı. Bugün sıkça kullanılan “millet sistemi” kavramı, bu toplumun bütün dönemlerini açıklayan değişmez bir düzen gibi görülmemeli. Din ve cemaat aidiyetleri önemliydi; fakat hukuki statü, meslek, yerel ilişkiler ve devletle kurulan bağlar da toplumsal konumu etkiliyordu. Dolayısıyla Osmanlı insanını yalnızca dini üzerinden tanımlamak, dönemin karmaşık gerçekliğini eksik bırakır.

Türkçe konuşan Müslüman halk, imparatorluğun üretiminde, askeri hayatında ve taşra düzeninde önemli bir yer tutuyordu. Buna karşılık saray çevresinin ve yönetici seçkinlerin kültürü, halkın gündelik hayatından farklılaşabiliyordu. Divan edebiyatında Arapça ve Farsçanın etkisi belirgindi, halkın konuştuğu Türkçe ile yüksek edebiyatın dili arasında da mesafe vardı. Ancak Türk kelimesinin her dönemde yalnızca köylüyü ifade ettiği veya Türklerin devlet yönetiminden bütünüyle uzak kaldığı söylenemez. Tarih, bu kadar keskin ayrımlara sığmayacak kadar çeşitlidir.

On dokuzuncu yüzyılda imparatorluk toprak kaybettikçe, devleti bir arada tutacak siyasi düşünceler de yoğun biçimde tartışılmaya başlandı. Osmanlıcılık, farklı toplulukları ortak vatandaşlık fikri çevresinde birleştirmeyi amaçlıyordu. İslamcılık, Müslümanlar arasındaki dayanışmayı öne çıkarıyordu. Türkçülük ise Türk dili, tarihi ve kimliği etrafında yeni bir siyasi bilinç geliştirmeye yöneliyordu. Bu düşünceler her zaman birbirini izleyen, birbirini tamamen dışlayan akımlar olmadı. Kimi zaman rekabet ettiler, kimi zaman aynı siyasi çevrelerde farklı ölçülerde savunuldular.⁠​​​​​​​‌​​​​​​​​​​​​​​‌‌‌​‌​​​​​​​​‌‌‌​‌‌‌‌‌‌​‌‌‌​​​​‌​‌‌​​‌​​​‌⁠

Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı’nın yıkımı, eski düzenin devamını daha da güçleştirdi. Ardından gelen Milli Mücadele, egemenliğin kaynağı konusunda belirleyici bir değişim yarattı. 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılmasıyla yeni bir siyasi merkez ortaya çıktı. 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, “Hakimiyet bila kaydü şart milletindir” hükmüyle milli egemenliği temel ilke olarak belirledi. Cumhuriyet 29 Ekim 1923’te ilan edildi. Böylece hanedana dayalı yönetimin yerini, egemenliğini milletten alan yeni bir devlet anlayışı aldı.

1924 Anayasası’nın 88. maddesi, din ve ırk ayrımı gözetmeksizin vatandaşlık bakımından herkese “Türk” denileceğini hükme bağladı. Bu düzenleme, Türk kimliğini hukuki vatandaşlık çerçevesinde tanımlamanın önemli bir adımıydı. Cumhuriyet’in eğitim, hukuk, dil ve tarih alanındaki reformları da yeni devletin kurumlarını ve ortak kimlik anlayışını şekillendirdi. Ancak anayasal eşitlik ilkesi ile bu ilkenin toplumun bütün kesimlerinde eksiksiz gerçekleşmesi aynı şey değildi. Tarihsel kazanımları değerlendirirken bu ayrımı gözden kaçırmamak gerekir.

Bugün Türkiye, kimlik tartışmalarının yeniden sertleştiği bir coğrafyada bulunuyor. Savaşlar, zorunlu göçler ve bölgesel güç mücadeleleri, toplumsal dayanışmanın önemini artırıyor. Böyle bir ortamda ortak vatandaşlık anlayışını korumak, yalnızca tarihi sembollere ve geçmişin hatıralarına dayanamaz. Hukukun herkese eşit uygulanması, eğitim imkanlarının genişletilmesi ve vatandaşların devlete güven duyması da gerekir. Toplumsal birlik, farklılıkları yok sayarak değil, ortak haklar ve sorumluluklar etrafında güvenilir bir düzen kurarak güçlenir.

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan dönüşümün en önemli sonucu, egemenliğin hanedanın ayrıcalığı olmaktan çıkarılıp millete bağlanmasıdır. Bu, Türk siyasi tarihinin temel kırılmalarından biridir. Cumhuriyet’in bugün taşıdığı anlam ise bu ilkeyi yalnızca geçmişin bir kazanımı olarak anmakla sınırlı değildir. Yurttaşlık, insanın devlet karşısında hak sahibi olması ve bu hakların güvence altında bulunmasıdır. Türkiye’nin geleceği, ortak kimliğini ne kadar yüksek sesle dile getirdiğinden çok, bu kimliğin altında yaşayan herkese adalet ve eşitlik duygusunu ne ölçüde yaşatabildiğiyle belirlenecektir.⁠​​​​​​​‌​​​​​​​​​​​​​​‌‌‌​‌​​​​​​​​‌‌‌​‌‌‌‌‌‌​‌‌‌​​​​‌​‌‌​​‌​​​‌⁠