Son günlerde etrafıma dikkat ediyorum…
Neredeyse her gün bir kalp krizi haberi.
Genç…
Yaşlı…
“Daha dün konuşmuştuk.”
“Hiçbir şeyi yoktu.”
Cümleleri artık fazla duymaya başladık.
İnsan ister istemez durup düşünüyor.
Çünkü ben o kapıyı bir kere çaldım.
Hem de öyle hafif hafif değil…
Üç kere.
Evet, yanlış okumadınız.
2020 yılında, aynı saatler içinde üç kere gittim, üç kere geri döndüm.
Kalbim durdu.
O meşhur “ışığı gördün mü?” sorusu var ya…
Evet.
Onu da gördüm.
Ama en ilginç an o değildi.
Gözlerimi açtığımda ilk gördüğüm şey doktorların birbirine “çak!” diye beşlik atmasıydı.
Adamlar sevinçten kutlama yapıyordu.
Demek ki ben de “Game Over” ekranından “Continue” tuşuna basıp dönmüşüm.
O gün anladım…
Hayat gerçekten tek kullanımlık.
Peki sonra ne oldu?
İlk zamanlar biraz sinirli oldum.
Her şeye kızıyordum.
Sonra zaman geçti.
Normalleştim.
Ama başka bir şey oldu.
Algım açıldı.
Zaten dikkatli biriydim.
Bu olaydan sonra sanki beynin çözünürlüğü 4K’dan 16K’ya çıktı.
Detayları daha net görmeye başladım.
İnsanları…
Olayları…
Hayatı…
Ve zamanı…
İşte o zaman kendi kendime dedim ki:
“Madem ikinci kez geldik… Boşa yaşamayacağız.”
Gazetecilik zaten hayatımın bir parçasıydı.
Ama o günden sonra mesleğime daha farklı bakmaya başladım.
Yazılımla zaten ilgileniyordum.
Kod yazıyordum.
Fakat sanki zihnimdeki parçalar daha hızlı birleşmeye başladı.
Üretme isteğim arttı.
Yeni projeler geliştirdim.
Yıllardır kafamda dolaşan hayalleri tek tek hayata geçirmeye başladım.
Belki de en büyük adımı ise hayalini kurduğum Aelthari evrenini yazarak attım.
Üç kitabı okurlarla buluşturdum.
Şimdi ise serinin dördüncü kitabını yazıyorum.
Bazen düşünüyorum…
Belki de o gün bana verilen şey sadece ikinci bir hayat değildi.
Yarım kalan hayallerimi tamamlayabilmem için verilen ikinci bir şanstı.
Şimdi gelelim en önemli meseleye.
Sigara…
Şu mereti bırakın.
“Bana bir şey olmaz.”
Diyenlerin çoğu, zaten bir şey olacağını düşünmediği için şaşırıyor.
Gerçi burada büyük konuşmayayım…
Ben de yıllarca “Bırakacağım.” deyip duranlardanım.
Sigara ile aramızda garip bir ilişki var.
Ben ona “Seni bırakacağım.” diyorum…
O da sanki “Tamam, sen bilirsin.” deyip ertesi gün cebime geri giriyor.
Ama işin şakası bir yana…
Bu meret gerçekten insanın en büyük düşmanlarından biri.
Bazen insan bildiği halde vazgeçemiyor.
Önemli olan da bunu kabullenip mücadele etmeye devam etmek.
Çünkü hayat, “Nasıl olsa bir şey olmaz.” diyecek kadar uzun değil.
Stres…
O da ayrı bir sanat eseri.
Millet kredi kartı ekstresine bakıyor…
Nabız 180.
Trafikte biri korna çalıyor…
Tansiyon Everest’e çıkıyor.
Sosyal medyada biri farklı düşünüyor…
Sanki aile mirasını paylaşmışlar gibi kavga ediyoruz.
Vallahi değmiyor.
Bir de şu kontrol meselesi…
“Ben doktora gitmem.”
Niye?
“Hastalık çıkar.”
Çok ilginç bir mantık.
Sanki doktora gitmeyince hastalık da “Tamam, bu beni bulamadı.” deyip başka mahalleye taşınıyor.
Gitmiyor.
Orada bekliyor.
Üstelik sessizce.
Sigara içen arkadaşlar…
Kalbiniz de öyle çok konuşkan bir organ değil zaten.
Yıllarca çalışıyor, ses etmiyor.
Sonra bir gün:
“Ben de buradayım arkadaş!”
diye hatırlatabiliyor kendini.
O yüzden arada bir kalbinizin de halini hatırını sorun.
Ben ölümün kapısını çaldım.
İçeriden ses geldi.
“Henüz sıran değil.”
Ben de döndüm.
Şimdi her sabah uyandığımda bonus bölüm oynuyormuş gibi hissediyorum.
Madem bu bonusu aldık…
Boş harcamayalım.
Sigarayı bırakın.
Stresi azaltın.
Herkese ikinci bir şans verilmiyor.
Çünkü hayatın garantisi yok…
Ama onu daha uzun ve daha güzel yaşamak büyük ölçüde bizim elimizde…
En azından doktorlar önümüzde beşlik atmasın, değil mi?
