Cihan bir ibret meşheridir, zamane ise durmaksızın dönen bir çark-ı felek; lakin şu minik dünyasında dev kesilen küçük insanların hali, ne hazin bir komedya, ne tuhaf bir seyirdir! Bir katre damladan ibaret olduğunu unutup kürsi-i kibirde çalım satan, bir zerre toprağa ayağını basıp da başına gayrıdan taç konduran bu güruh; ne hakikatten haberdardır ne de akıbetten a gafil!
Sermayesi dedikodu, sevdası ucuz övgü, san’atı ise başkasının ayağına çelme takmaktır. Kendileri bir arpa boyu yol gidemezken, menzil alanların ardından taş atmayı marifet sanırlar. İçleri boş bir davul gibi gürler, fırtınaları ise ancak bir kaşık suda kopar. Bir kuru hürmete tav olurlar, bir lokma ikbal uğruna bin kalıba girip kılıktan kılığa bürünürler.
Hased ateşiyle kendi özlerini yakarlar da, komşunun mumu söndü diye cehalet meclisinde bayram ederler. Bir yerel makam koltuğuna oturunca kendilerini Süleyman, üç kuruşluk nüfuz bulunca Karun sanırlar. Oysa felek nice azametli şahları hak eylemiş, nice mağrur gövdeleri bir avuç türaba çevirmiştir. Bunların “büyük dava” dediği şey; Kaymakkapı Meydanı’nda horozlanmak, Isparta’nın sığ derelerinde çırpınıp ömür sermayesini zayi etmektir.
Gözlerinde hırs perdesi, kulaklarında dedikodu gürültüsü… Ne gökteki nakşı görebilirler ne de şu gül diyarının sükunetini dinleyebilirler. Memleketin dar sokaklarında gölgesi gövdesinden büyük sanılan bu küçük hesap erbabı, feleğin eleğinde elenip gidecek birer toz tanesinden ibarettir.
Ey Isparta’nın küçük hesaplarla büyük sanılan insanı! Kelamı uzatma, davanı hakikat tartısına koy. Tacın da yalan, tahtın da rüya; sığındığın o sahte ikbal, bir rüzgarla savrulacak ham bir hülya. Hakka teslim olmayan gönül ne kadar bağırsa da kar etmez; fani dünyada dik durduğunu sanan o kibirli boyunlar, nihayetinde toprağın koynunda bükülmeye mahkumdur.
