Nisan ayı geldi ve etrafı yeşiller sardı. Güneş paltosunu çıkardığından olsa gerek, artık daha çok ısıtıyor yeryüzünü. İnsan daha bir enerji dolu başlıyor güne bu günlerde. İşte tam temizlik zamanı… Bahar temizliği…
Ama bu temizlikte camları silip, perdeleri yıkamak, koltukları, halıları temizlemek yok. Bu temizlik başka temizlik… Kararan kalbimizi parlatıp, vicdanımızın tozunu almanın zamanı, bakıp da görmeyen gözlerimizi, duyup da anlamayan kulaklarımızı temizlemenin günü bugün.
Belki bu bahar yaşayacağımız en son bahar olacak, kim bilebilir ki? Temizlik için ne çok geç, ne de çok erken… Dün artık yok, yarın belki de hiç gelmeyecek, ama bugün tam zamanı.
Hanımları pek çok konuda savunabilirim de bir konuda asla… Alma ve biriktirme hastalığı… Bazen çok ucuz bulup, bazen de “Bir gün lazım olur.” diye aldıklarımız ve evin ücra köşelerine yığıp, sakladığımız onlarca hatta tonlarca kıyafet, bugün ihtiyacı olanların kullanması için yer değiştirmeli belki de ne dersiniz? Biliyoruz ki daha zayıf olmamızı bekliyor pek çoğu. Kilo verebildiğimizi bile düşünsek, dolabımızda yıllarca bekleyen o kıyafetleri giymek yerine, bu büyük zayıflama sevincimizi yenilerini alarak kutlarız. Bu demektir ki bugün giymediklerimiz yarın da giyilmeyecek. O zaman biriktirmemizin anlamı ne?
Sürekli yeni giysilerle ne kadar da yenilenmiş görünüyoruz, ya her yenilikte eskiyen vicdanımız? Yardıma ihtiyacı olanların değil farkında olmak, yanından bile geçsek görmüyoruz, çünkü vitrin ışıkları gözlerimizi kamaştırıyor. Mağazaların albenisine kapılıp gidiyoruz. Şu zavallı halimize yine kendimiz acıyoruz, “Koskoca bir ay oldu hiçbir şey almadım üstüme” diye üzülüyoruz. Sıklıkla “Giyecek hiç bir şeyimiz yok” diye dert yanıyoruz. Varlıkta yokluk bizimkisi. “Yardım” deyince bu yoksul halimize güzel bir alışverişle yardım etmek geliyor aklımıza… Zavallı biz, gerçekten de yardıma ihtiyacımız var. İnsanlığımızı yeniden kazanmak için muhtacız en büyük yardıma…
Sürekli favori rengimiz değişiyor. Aldığımızın farklı renklerinden de birer tane sahip olabilmemiz için bahaneler üretiyoruz durmaksızın. “Bugünlerde kırmızıyı çok seviyorum”, “Mor kendimi daha iyi hissettiriyor bu mevsimde.” Diyerek, gardıroplarımızla birlikte üstümüz başımız da renklenip gökkuşağına dönüyor, ama zifiri karanlıklara boğuluyor kalplerimiz.
Belki bu bahar son bahar olacak yaşadığımız… Bırakın sehpaların üstü tozlu kalsın, camlardaki yağmur izlerinin kimseye bir zararI olmaz, halıdaki lekeler de bir süre daha bekleyebilir. Bu sefer temizliğe giymediklerimizi bir kenara ayırmakla başlayalım. En azından bir sene boyunca giymediğimiz her şeyi çıkaralım dolaptan. Kilo vereceğim diye beklettiklerimizi de ayıralım, emin olun ki onları hiçbir zaman ya giymeyecek ya da giyemeyeceksiniz.
Mağazalarda kampanyalar, indirimler 365 gün sürerken, her güne alışveriş yapma zorunluluğu doğuruyor, bir hafta bir şey almadığımızda, gözümüze uyku girmiyor ve bu eksiği tamamlayabilmek için alışveriş mağazalarında fazla mesai yapıyoruz. Kimilerimiz mağazalarda çocuklarımızı kaybedecek kadar kendimizden geçiyoruz, parıltılı reyonlarda… Bitmek bilmeyen mesailerde zaman ve paramızı da kaybediyoruz ama asıl kaybettiğimiz; kanaatkârlığımız.
Gittiğimiz altın günlerinde, gezmelerde en şık olmalıyız, en çok iltifatı toplamalıyız da, bu beğenilme arzusunun sınırı nerede? Şanımız yürüse gitse, giydiklerimiz, taktıklarımız, aldıklarımız dilden dile dolaşsa ne yazar? Ömrümüzün birkaç metrelik beyaz bir bez parçasında son bulacağı gerçeğini hangi şöhret değiştirebilir? Bizi bugün giydiğimiz giysilerce değerlendirip iltifatlara boğan insanlar gerçekten dost mudur ki, bizim için hayati önem taşıyor söyledikleri? Gerçek dostlar üzerimize çuval giydiğimizde bile, gözlerimize sıcacık bakabilenlerdir. Önemli olan bedenin üzerini saran renkli kumaşların şatafatındansa, bedenin içindeki gönül zenginliği değil midir?
Biz bu diyardan bir gün göçüp gideceğiz, uzun yaşayanı olmuş da, burada temelli kalanı var mı tanıdığınız? Biriktirip de, tonlarca para harcayıp da, servet haline getirdiğimiz mal varlığımızı gardıroplarda saklayıp, kimselere vermeye kıyamadığımız o güzelim giysileri, biz terk-i diyar yaptığımızda gözü yaşlı ailemiz ihtiyacı olanlara dağıtacak. Ardımızdan dağıtılacağına, kendi ellerimizle ulaştırsak ihtiyaç sahiplerine, olmaz mı?
İşsiz bir babanın uykusuz gecelerine bir fener olsa dolap bekleyen kazaklarımız; aceleyle aldığımız ama aylardır giymediğimiz o yepyeni elbise, giydikleri üzerinde paralanan annenin gözlerini parlatan bir neşe olsa… Beşinci paltomuzu gözden çıkartabilsek de, askıda bekleyeceğine, üşüyenlerin sırtını ısıtsa… Yarın uyandığımızda onlarcasının içinden bir çift ayakkabımız eksilse hayatımızdan, ne çıkar? Dolaplarımızda aylardır, hatta yıllardır nöbet tutan eşyaları artık özgür bırakma zamanı, aynı zamanda cömertliğimizi kurtarma zamanı hapsettiğimiz hücreden.
Ne mi olacak şimdi? Kullanmadıklarımızı ayırıp, ihtiyacı olanlara ulaştırabildiğimizde kalbimizi boğan karanlık, vicdanımızın üzerine binmiş kalabalık kalkacak. Evimizin dolapları boşalıp, kullanmadığımız eşyalar eksilirken, asıl hafifleyen gönlümüz olacak. Denemeye var mısınız? Çok büyük bir yük kalkacak omuzlarınızdan.
Bu bahar hafiflemeye ne dersiniz? Mutlu edebilmek ve mutlu olabilmek için..





















YORUMLAR