Adnan Taşar

Adnan Taşar

01 Ocak 2022 Cumartesi

    İnce Mehmet

    İnce Mehmet
    0

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    Edebiyat düşkünlerinin yakından tanıdığı İnce Mehmet romanının kahramanı Mehmet’in gerçek hikayesini merak ettiniz mi? Konar göçerlerin yazlık yurdu olan topraklarımızda yaşanan gerçek yaşam öyküsünü sizlerle paylaşmak istiyorum.

    Tahminen 1872 yılında Sarıkeçili aşiretinden Gülceğiz Ramazanın oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Aşireti kışın Aydın yada Antalya, yazlarıysa Afyon, Konya, Isparta-Aksu yaylalarında kalıyordu. Büyüyünce Sultan isimli kadınla evlendi, bu sırada aile olarak 1900 yıllarda çevrelerindeki geleneğe uyarak, Afyon Çay-Çayırözü köyünden iki yüz dönüm kadar arazi satın alırlar. Ancak daha sonra aşiret dışından Senem isimli bir kadınla da evlenince etrafındaki insanlarda hoşnutsuzluk görülmeye başlamıştı. Bu sıralarda anadolu işgal altına alınınca Milli Mücadele için gönüllü toplanmaya başlanmıştı. Kısa bir dönem Dinar çevresinde düşmana karşı mücadeleye katıldıysa da babasının köyden ayrılmasını istememesi üzerine bu yönde davrandığı görülmekteydi.

    Ancak komşu aşiret olan Buhurcular Milli Mücadeleye destek verdikleri için şımarık hareketlerde bulunmakta sakınca görmüyorlardı. Öyle ki Mehmet ve akrabalarının tarlalarına otlak olarak kullanıyorlardı. Bardağı taşıran damla daha önceki yurtlarında gömdükleri paraları çıkarıp dönmekte olan kadınların soyulması olmuştu. Beraberindeki üç dört arkadaşıyla dağa çıkıp, inen Mehmet o çevrede güçlü olan Koca Mustafa efeye katılma kararı almıştı. Dinar çevresinde etkili olan Koca Mustafa efe beraberinde elli civarında adamıyla dağlarda geziyor, hükümet düşmanla uğraştığından rahat hareket ediyorlardı. Fakat İnce Mehmet efe dağa çıkmış da olsa mert insandı, jandarmayla girdikleri çatışmalarda öldürücü yerlere kurşun atmaz, hele namusa kesinlikle el uzatmazdı.

    Bu konuda Koca Mustafa efeyle tartışıyorlardı, zaferden sonra hükümet güçleri artık daha rahat dağdakilerle uğraşmaya başlayınca İnce Mehmet ayrılma kararı alarak ,altı yedi arkadaşıyla ayrılırlar. Üzerinden çok geçmeden Koca Mustafa efenin gurubu Dinara bağlı Karataş köyü yakınlarında Koç kayası denilen yerde jandarmayla çatışmaya girip, öldürüldüler. Bunun üzerine Sultan dağındaki Kiraz yaylasında altı ay kadar saklanarak hazırlıklarını yaptılar. Alacaklarını toplayarak Çukurova tarafına giderler. Burada düzen kurup, ailelerini de getirtirler. Çevresindeki insanlara kendisini molla Mehmet olarak tanıtır, iki yüz kadar davar alarak iyi bildiği konar-göçer hayata başlar.  Bir ara Mersin tarafına da gider, yaz aylarında Bolkar dağlarına gitmektedir.

    1937 yılında yayla zamanı geldiğinde İnce Mehmet hastalanır, oğlu Ramazan geldiğinde onu vefat etmiş olarak bulur. Bu sırada Ramazan on yedi yaşlarındadır, devam etme kararı alsalar da annesi de vefat edince köyden gelen olumsuz haberlere de bakarak (1947)memleketlerine dönme kararı alırlar. Yaşar kemalin yakın dostu olan Ruhi Su aracılığıyla İnce Mehmet hakkında yakılan türküleri dinleyip, etkilendiği tahmin edilmektedir.

    Geniş Bilgi İçin: Saffet Uysalın araştırması

    Devamını Oku

    İngilizin Araba Sevdası

    İngilizin Araba Sevdası
    0

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    İstanbul İngiliz askerlerinin işgali altındaydı.Ancak Milli Mücadele gurubu lideri Topkapılı Canbaz Mehmet yıllar sonra bile anılacak güzel bir işe el atmak istiyordu.Bu öyle bir olay olmalıydı ki hem işgalcileri kudurtsun hemde Türklerin nasıl bir ülke olduğunu dosta düşmana göstersin.Sakarya savaşının sona erdiği günlerdi,işgal Kuvvetleri komutanı  general Harringtona özel ve son model bir Rolls Royce makam arabası getirtilmişti.

    Bu araba her gün temizlenip,bakımı yapılıyor ve sürekli başında İngiliz askerleri nöbet bekliyordu. Canbaz Mehmet bu arabayı çalarak Milli Mücadele yapan birimlere ulaştırmayı kafasına koymuştu.Yedi yaşındaki oğlu Ali,

    -Ben ne zaman düşmana karşı savaşacağım diye soruyordu.Dikkat çekmemesi için oğluna arabayı gözleme görevi vermişti.Harekete geçilecek gün Ali  babasına Tepebaşındaki komutanlığın önünde generalin arabasının beklediğinin,başında da iki nöbetçinin bulunduğunu haber vermişti.Canbaz Mehmet hemen atılarak iki nöbetçiyi vururken,arkadaşı Kadıköylü Murat da arabayı çalıştırıyordu.Nihayet çalışan arabaya acele binen iki kişiyle Beyoğlu’nun dar sokaklarında kaybolmuşlardı.

    Aslında  o sırada içeride general Harrington ,İngiliz İstihbarat subayı yüzbaşı Benett ve tercüman Pandikyan efendiyle birkaç gün sonra İstanbul serserilerine karşı yapmayı düşündükleri yıldırım baskınlarını konuşuyorlardı.General olayı duyunca sinir krizleri geçirdi ama bir şey bulamadılar.Çünkü araba paketlenerek Karamürsel’e geçirilmiş ve burada sivil bir İtalyan tüccar gemisine yüklenerek yola çıkmıştı.Günler sonra Antalya limanına çıkmış,buradan önce Burdura,sonra Baladızda trene bindirilerek Eğirdire ulaştırılmıştı.Buradan göl geçirilerek  Akşehir’deki ordu karargahına teslim edilmişti.Harrington arabasının hemen teslim edilmesini istediyse de Türk tarafı ancak savaş sonunda teslim edilebileceğini bildirmişti.

    Peki bu Topkapılı Canbaz Mehmet kimdi?Çanakkale savaşı çıkınca gönüllü olarak savaşa katılmış ve burada Kemal Paşayla tanışmış bir İstanbul genciydi. Yaptıkları sadece bu da değildi,yüzbaşı Benett Maslakta Hacı Osman bayırında tuzağa düşürülerek,sıkıştırıldı ancak kalçasından yaralı olarak kurtulabilmişti.Yine yaptığı bir soruşturma sonucunda Benette yardım eden istihbaratçı Pandikyan efendinin aslında ülkesini seven düzgün birisi olduğunu anlayınca onu kaçırarak ikna etmiş ve kendi saflarına katmasını bilmişti.Bu sayede bir çok askeri deponun boşaltılarak anadoluya geçirilmesini sağlamıştı.

    1874 doğumlu Mehmet biri kız iki oğlu olmak üzere üç çocuk sahibi olmuş,zaferden sonra milletvekili olma teklifini kabul etmemiş,emekli maaşını Kızılaya bağışlamıştı.Soyadı kanunu çıkınca Büyükyılmazel soyadını almış ve 18 Temmuz 1932 günü vefat ederek İstanbul Merkez efendi mezarlığına defnedilmiştir.Bu büyük kahramanın hayatının film olarak çekilmesi yerinde bir hareket olacaktır.    

    Devamını Oku

    Kendimle Hasbihal

    Kendimle Hasbihal
    0

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    Devlet memuru ve öğretmen olarak otuz yıldan fazla bu ülkeye hizmet ettim. Bu süre içinde yerel bir gazetede günlük olayları değerlendirdiğim yazılarım yayınlandı, daha sonra bu yazılarımı birleştirerek kitap haline de getirdim. Ancak hiçbir yerde açıkça hangi siyasi düşünceye sahip olduğumu kimseyle paylaşmadım. Evlendiğimizde eşim seçim öncesi sormuştu,

    -Ne yapacağız, nereye oy vermeyi düşünüyorsun? Önce düşündüm, sonra,

    -Sen üniversite bitirmiş bir insansın, mutlaka bir siyasi düşüncen vardır. Ben bunun üzerine bir laf söylemek istemem demiştim. Bu görüşümü ve duruşumu hiç bozmadım ancak sanırım 2015 gibi durumumu değerlendirme lüzumu hissettim. Neden mi? Bir gurup sürekli agresif biçimde inandığım değerlere saldırılar yapıyordu. Bense hafiflik ve çiğlik olarak gördüğüm bu tür hareketleri görmezden geliyordum. Ancak nereye kadar sabredecektim? Bir gün uluorta sürekli küfür eden bir arkadaşım,

    -Yahu dedi,ne şerefsizler var,sürekli filan partiye küfrediyorum,kimse üzerine alınıp cevap veremiyor.Ne kadar ciğersizmiş bunlar..Analarına sövüyorum,adamlarda tık yok.

    Düşündüm bu arkadaşım şeker hastasıydı. Yaptığı yanlış hareketleri bu yüzden görmezden geliyor, tepki gösteren yabancılardan bizler onun adına özür diliyorduk. Saldırılar herhangi bir siyasi parti yüzünden değil, direk inançlarımıza hakaret edilmeye başlanınca artık tavır almak zamanının geldiğini anladım. Bu arada yaşım da elliye gelip, dayanmıştı ve ben hala insanları basit siyasi sebeplerden dolayı kırma taraflısı değildim. Ama karşımdaki insanlar hiçbir terbiye kuralına ve insani değerlere bağlı kalmadan sürekli aşağılama hareketlerine devam etmekte bir sakınca görmüyorlardı.

    Kendimce bir karar aldım ve bunu uygulamaya giriştim. Bana, gönül verdiğim değerlerime saldırı olduğunda karşılık vermeye başladım. Önce bu guruptakiler duralayıp, geri çekilme hareketi yaptılar. Ağızlarında,

    – Adnan hoca çok değişmiş lafı dolaşmaya başladı. Aslında ben değişmemiştim, çünkü konuyu kesinlikle ben açmıyor, ama aşağılama sezdiğim an gereken cevap veriyordum. İçimden,

    – Sizlerin bu ülkede ne kadar yaşama hakkınız varsa, benim de o kadar var diyordum. Bunda da kendimi haklı görüyorum.  Ben izin vermediğim sürece kimse bana hakaret edemezdi ve böyle bir izin vermeyecektim. Gördüğüm kadarıyla benim edep ve terbiyem zayıflık olarak kabul ediliyordu. Ne kadar kravat taksam da bu asla bir yular değildi. Böyle davrandığım için bana kızanlar, hatta ayıplayanlar oldu. Hiç de önem vermedim, çünkü kendi yaptığını görmeyip, başkasını ayıplayanlar olgunlaşmamış insanlardı. Siz bir cevap vermediğiniz sürece kendisini haklı görüyor, cevap verdiğiniz için de ayıplıyordu. Bu hastalıklı insanların derdiyle uğraşıp, vaktimi harcayamazdım. Akıllansın diye bekleyecek zamanım yoktu.

    -Ne çok doluymuşsun Adnan hoca diyorlar, aynaya bakabilsen  neden dolu olduğumu anlayacaksın. Madem sende o anlama kapasitesi yok, o zaman artık böyleyim. Bu ülkede ben de yaşıyorsam, ben de üretiyorsam, bende vergimi veriyorsam seni çekmek zorunda değilim. Benim de kendimi ifade etme, yada en azından senin suçlamalarına cevap verme hakkım var.   Türkiye kamplara ayrıldı, insanlar karşısındakileri kırıyor gibi sözler sarf edenlere biraz da bu şekilde düşünmelerini tavsiye ederim. Sen istediğini söyleyeceksin karşındaki sakince dinleyecek, artık geçmiş olsun bu dönem geçti. Rüzgarda tüküren yaptığını görecek ve görüyor.

    Devamını Oku

    ÖMER UYAR

    ÖMER UYAR
    0

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    Isparta tarihiyle ilgilenenlerin yakından tanıdığı bir insandı.Onunla bir akrabamın vefatı dolayısıyla cenaze sırasında dinleme fırsatım olmuştu.Yaptığım bir araştırma için görüşmeye çalıştım ancak işyerine kaç kere gittimse de bu nasip olmamıştı.Akrabam Atila Çobaner’den ricada bulununca bir randevu alma imkanına kavuşmuş oldum.Bana beş gibi dükkanda buluşalım deyince heyecanla koştuğumu hatırlıyorum.

    Dükkana girince henüz gelmediğini,ama odada bekleyebileceğim söylenince yandaki odaya girdim. Girdim ama bir türlü koltuğa oturamadım,çünkü odanın bütün duvarları özel olarak toplandığı belli olan kitaplarla doluydu.Arada çocukluğumuzda kullanıldığını gördüğüm araçlar varsa da benim gözüm kitaplardaydı.Gerçeği söylemek gerekirse kıskanmadım dersem yalan söylemiş olurum,bu yüzden odaya girdiğinde öncelikle kendisini tebrik ettim.Öncelikle kendi sorularımı sordum,takıldığım başka yerde bulamadığım sorularıma öyle cevaplar verdi ki şaşırıp kaldım.Kesinlikle üşenmeden ayağa kalkarak kitapları alıyor,ilgili sayfaları önüme açarak önüme koyuyordu.Sorularıma cevap verdikten sonra kafamı meşgul eden sorumu kendisine sordum,

    -Biraz kendinizden bahsetseniz,bir de nasıl bu kadar bilgiye sahip oldunuz?

    -Ben aslında bekayı arıyorum dedi.Büyük hizmeti geçmiş insanımızın yok olmasını içime sindiremiyorum.Sonra 1953 doğumlu ve üç çocuğun en küçüğü olduğunu,Ticaret Lisesinden sonra Ankara İktisadi Ticari İlimler akademisini bitirdiğini,dönünce çok önceden karar verdiği gibi babasının işini devam ettirmeye başladığını söyledi. Askerliğini yaparken şu anda tanıdığımız büyük subaylarla aynı yerde bulunduklarını anlattı.İlginç bilgilerin satır başlarına gelince Osmanlının ilk borç almasının Kırım harbi sırasında Rödşild ailesinden alındığını,Atatürkün Isparta gezisi sırasında çekilmiş fotoğrafların Hasan Şenol tarafından çekildiğini,Adnan Menderesin ilk Isparta gezisi için trenle geldiğini,Süleyman Demirelin 1965 seçimlerinden önce gelemediğini,seçimleri kazandıktan sonra başbakan olarak Ispartaya geldiğini heyecanla anlatıyordu.Hepsi bu kadar mı,elbette hayır,bu defa ilginç analizlerine başlıyor.Hatay Cumhuriyetinin kurulma sebebinin bir Arap-Türk savaşını çıkarmak üzere kurulduğunu,sorunun çözümüyle bu oyunun bozulduğunu, 1960 askeri darbesinde ikinci Kerbela hadisesi olması için uğraşıldığını ancak halkın bu oyuna gelmediğini heyecanla sıralıyordu.

    Bu heyecanlı sohbet sırasında akşam ezanlarını duyduğumda yaşadığım mahcubiyeti anlatamam.Planıma göre en çok yarım saatlik bir görüşme neredeyse iki saati bulmuştu.Ben izin isteyince Isparta belediyesinin ve SDÜ de yapılan görüşmelerin CD lerini incelemem için veriyordu.Duvarlardaki eski Isparta fotoğraflarının başına geçip anlatınca bir insanın isterse ve severek yaparsa neleri başarabileceğine bir kez daha inandım.Ben teşekkür ederek dışarı çıktığımda görüp,yaşadıklarımdan sarhoş gibiydim.Açık yüreklilikle Ömer Uyar Isparta üzerine araştırma yapan yada eski Isparta özlemi çeken dostların bir vazgeçilmezi olmayı çoktan hak ediyor diyorum.

    Devamını Oku

    Gölcükten Su Alma

    Gölcükten Su Alma
    0

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    Bir Gölcük gezisinden dönerken yoldan değil, sıcaktan korunmak amacıyla dere içine girerek yola koyulmuştuk. Bu şekilde ilerlerken şehrimiz insanlarının şaşkınlıkla izlediği büyük yazıyla karşılaşmıştık. Yazıda İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı döneminde Gölcük suyunun içme ve elektrik elde edilmesi amacıyla alınmıştır diyordu. Arkadaşlarımız bu tepenin altından tünel kazılarak DSİ tesislerinin içinden sifon sistemiyle su alındığını anlatmışlardı. Bu bilginin peşine düşünce araştırmaya başladım. Bu bilgiye Ün dergisinin Ocak-Haziran 1949 tarihli (15.cilt)sayılarında ulaşabildim.

    Ispartada kurak geçen yıllarda çiftçilik yapanlar şehrin üzerindeki krater gölü dikkatleri üzerine çekerek harekete geçmişlerdi. Ovanın 250 metre yüksekliğindeki tepenin arkasında yirmi üç milyon metre küp su kütlesinin bulunması dikkatleri buraya çekmişti. İlk defa ne zaman yapıldığı bilinmemekle birlikte önceden tepenin altına tünel kazılarak su alınması yoluna gidildiği anlaşılıyor. Osmanlı zamanında bu amaçla vakıf kurulduğu, kurak geçen yıllarda buradaki suyu aşağıya götürme işini üstlenmişlerdi.

    İlk olarak susuzluk çeken şehre yine su getirmek amacıyla 1943 yılında bu tünellerin betonlanması çalışmalarına başlanıldı. Daha önce yapılan tünelin sifon seviyesi bazı yıllar yukarda kalması dikkate alınarak daha aşağıya alınması düşünüldü. İlk ihale yani tünellerin betonla kaplama işi Bayındırlık Bakanlığınca 3.2.1943 günü yapılarak Yüksek mühendis Kadri Çile ve Ispartalı müteahhit Nuri Hamamcıoğlu’na 283.004TL,71 kuruşa verilmiş, daha sonra ilave işlerle birlikte toplam 459,687TL,25 kuruş harcanmıştır.

    İkinci ihale boru sifon yapımı için 7.1.1946 günü müteahhit mühendis Cevdet Çakmakçıya 50 bin, daha sonra ilave edilen 10 bin lira ile birlikte 60 bin TL harcanmış, işlem 24.6.1946 günü tamamlanmıştır.

    Üçüncü ihale regülatör ve kanalların inşası için 27.6.1947 günü müteahhit Nuri Hamamcıoğlu’na 140.108 TL,27 kuruşa verilmiş,işlem 1948 sonunda tamamlanmıştır.Dördüncü emanet işi noksan kalan ufak tefek işlerin tamamlanması amacıyla Bayındırlık Bakanlığınca 1949 yılında 11.390 TL sarf edilmiştir.Böylece Gölcükten su alınması işine Bayındırlık Bakanlığınca toplam olarak 671.265TL ve 24 kuruş harcanmıştır.

    1949 yılında gölün altındaki toprakların sulanabilmesi için su alınmaya başlanmıştır. 154 lire/saniye su alınmış, işlem sonunda 56Lire/saniye olarak suyun gelirinin arttığı anlaşılmıştır. Buna ilave olarak iki yüz metre yüksekten alınan suyun önüne bir hidroelektrik santrali kurulması düşünülmüştür. O sıralar şehre elektrik verilmesi büyük önem taşıdığından bu fikrin peşine düşmüştür. Bu sudan içme suyu olarak kullanılması içerisindeki fazla miktarda florür bulunması sebebiyle tavsiye edilmemiştir. Sonraki yıllarda şehrin aydınlatılması için Sümerbank fabrikasının ürettiği fazla elektriğin kullanılması daha verimli olarak düşünülerek santral yapımından vazgeçilmiştir.

    Bu gün Gölcük tünellerinden su alınması uygulanmayan bir sistem olarak tutulmakta, Acil durumda başvurulmak üzere saklı tutulmaktadır. Hatta ikinci barajın tamamlanmasıyla birlikte Eğirdir gölünden alınan suya da gerek kalmayacağına inanılmaktadır.

    Devamını Oku