DOLAR 8,47320.54%
EURO 9,99480.19%
ALTIN 483,90-0,43
BIST 1.425,950.14%
BITCOIN 4070531,42%
Isparta
16°

HAFİF YAĞMUR

16:34

İKİNDİ'YE KALAN SÜRE

Adnan Taşar

Adnan Taşar

31 Mayıs 2021 Pazartesi

    Kendimle Hasbihal

    Kendimle Hasbihal
    0

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    Devlet memuru ve öğretmen olarak otuz yıldan fazla bu ülkeye hizmet ettim. Bu süre içinde yerel bir gazetede günlük olayları değerlendirdiğim yazılarım yayınlandı, daha sonra bu yazılarımı birleştirerek kitap haline de getirdim. Ancak hiçbir yerde açıkça hangi siyasi düşünceye sahip olduğumu kimseyle paylaşmadım. Evlendiğimizde eşim seçim öncesi sormuştu,

    -Ne yapacağız, nereye oy vermeyi düşünüyorsun? Önce düşündüm, sonra,

    -Sen üniversite bitirmiş bir insansın, mutlaka bir siyasi düşüncen vardır. Ben bunun üzerine bir laf söylemek istemem demiştim. Bu görüşümü ve duruşumu hiç bozmadım ancak sanırım 2015 gibi durumumu değerlendirme lüzumu hissettim. Neden mi? Bir gurup sürekli agresif biçimde inandığım değerlere saldırılar yapıyordu. Bense hafiflik ve çiğlik olarak gördüğüm bu tür hareketleri görmezden geliyordum. Ancak nereye kadar sabredecektim? Bir gün uluorta sürekli küfür eden bir arkadaşım,

    -Yahu dedi,ne şerefsizler var,sürekli filan partiye küfrediyorum,kimse üzerine alınıp cevap veremiyor.Ne kadar ciğersizmiş bunlar..Analarına sövüyorum,adamlarda tık yok.

    Düşündüm bu arkadaşım şeker hastasıydı. Yaptığı yanlış hareketleri bu yüzden görmezden geliyor, tepki gösteren yabancılardan bizler onun adına özür diliyorduk. Saldırılar herhangi bir siyasi parti yüzünden değil, direk inançlarımıza hakaret edilmeye başlanınca artık tavır almak zamanının geldiğini anladım. Bu arada yaşım da elliye gelip, dayanmıştı ve ben hala insanları basit siyasi sebeplerden dolayı kırma taraflısı değildim. Ama karşımdaki insanlar hiçbir terbiye kuralına ve insani değerlere bağlı kalmadan sürekli aşağılama hareketlerine devam etmekte bir sakınca görmüyorlardı.

    Kendimce bir karar aldım ve bunu uygulamaya giriştim. Bana, gönül verdiğim değerlerime saldırı olduğunda karşılık vermeye başladım. Önce bu guruptakiler duralayıp, geri çekilme hareketi yaptılar. Ağızlarında,

    – Adnan hoca çok değişmiş lafı dolaşmaya başladı. Aslında ben değişmemiştim, çünkü konuyu kesinlikle ben açmıyor, ama aşağılama sezdiğim an gereken cevap veriyordum. İçimden,

    – Sizlerin bu ülkede ne kadar yaşama hakkınız varsa, benim de o kadar var diyordum. Bunda da kendimi haklı görüyorum.  Ben izin vermediğim sürece kimse bana hakaret edemezdi ve böyle bir izin vermeyecektim. Gördüğüm kadarıyla benim edep ve terbiyem zayıflık olarak kabul ediliyordu. Ne kadar kravat taksam da bu asla bir yular değildi. Böyle davrandığım için bana kızanlar, hatta ayıplayanlar oldu. Hiç de önem vermedim, çünkü kendi yaptığını görmeyip, başkasını ayıplayanlar olgunlaşmamış insanlardı. Siz bir cevap vermediğiniz sürece kendisini haklı görüyor, cevap verdiğiniz için de ayıplıyordu. Bu hastalıklı insanların derdiyle uğraşıp, vaktimi harcayamazdım. Akıllansın diye bekleyecek zamanım yoktu.

    -Ne çok doluymuşsun Adnan hoca diyorlar, aynaya bakabilsen  neden dolu olduğumu anlayacaksın. Madem sende o anlama kapasitesi yok, o zaman artık böyleyim. Bu ülkede ben de yaşıyorsam, ben de üretiyorsam, bende vergimi veriyorsam seni çekmek zorunda değilim. Benim de kendimi ifade etme, yada en azından senin suçlamalarına cevap verme hakkım var.   Türkiye kamplara ayrıldı, insanlar karşısındakileri kırıyor gibi sözler sarf edenlere biraz da bu şekilde düşünmelerini tavsiye ederim. Sen istediğini söyleyeceksin karşındaki sakince dinleyecek, artık geçmiş olsun bu dönem geçti. Rüzgarda tüküren yaptığını görecek ve görüyor.

    Devamını Oku

    ÖMER UYAR

    ÖMER UYAR
    0

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    Isparta tarihiyle ilgilenenlerin yakından tanıdığı bir insandı.Onunla bir akrabamın vefatı dolayısıyla cenaze sırasında dinleme fırsatım olmuştu.Yaptığım bir araştırma için görüşmeye çalıştım ancak işyerine kaç kere gittimse de bu nasip olmamıştı.Akrabam Atila Çobaner’den ricada bulununca bir randevu alma imkanına kavuşmuş oldum.Bana beş gibi dükkanda buluşalım deyince heyecanla koştuğumu hatırlıyorum.

    Dükkana girince henüz gelmediğini,ama odada bekleyebileceğim söylenince yandaki odaya girdim. Girdim ama bir türlü koltuğa oturamadım,çünkü odanın bütün duvarları özel olarak toplandığı belli olan kitaplarla doluydu.Arada çocukluğumuzda kullanıldığını gördüğüm araçlar varsa da benim gözüm kitaplardaydı.Gerçeği söylemek gerekirse kıskanmadım dersem yalan söylemiş olurum,bu yüzden odaya girdiğinde öncelikle kendisini tebrik ettim.Öncelikle kendi sorularımı sordum,takıldığım başka yerde bulamadığım sorularıma öyle cevaplar verdi ki şaşırıp kaldım.Kesinlikle üşenmeden ayağa kalkarak kitapları alıyor,ilgili sayfaları önüme açarak önüme koyuyordu.Sorularıma cevap verdikten sonra kafamı meşgul eden sorumu kendisine sordum,

    -Biraz kendinizden bahsetseniz,bir de nasıl bu kadar bilgiye sahip oldunuz?

    -Ben aslında bekayı arıyorum dedi.Büyük hizmeti geçmiş insanımızın yok olmasını içime sindiremiyorum.Sonra 1953 doğumlu ve üç çocuğun en küçüğü olduğunu,Ticaret Lisesinden sonra Ankara İktisadi Ticari İlimler akademisini bitirdiğini,dönünce çok önceden karar verdiği gibi babasının işini devam ettirmeye başladığını söyledi. Askerliğini yaparken şu anda tanıdığımız büyük subaylarla aynı yerde bulunduklarını anlattı.İlginç bilgilerin satır başlarına gelince Osmanlının ilk borç almasının Kırım harbi sırasında Rödşild ailesinden alındığını,Atatürkün Isparta gezisi sırasında çekilmiş fotoğrafların Hasan Şenol tarafından çekildiğini,Adnan Menderesin ilk Isparta gezisi için trenle geldiğini,Süleyman Demirelin 1965 seçimlerinden önce gelemediğini,seçimleri kazandıktan sonra başbakan olarak Ispartaya geldiğini heyecanla anlatıyordu.Hepsi bu kadar mı,elbette hayır,bu defa ilginç analizlerine başlıyor.Hatay Cumhuriyetinin kurulma sebebinin bir Arap-Türk savaşını çıkarmak üzere kurulduğunu,sorunun çözümüyle bu oyunun bozulduğunu, 1960 askeri darbesinde ikinci Kerbela hadisesi olması için uğraşıldığını ancak halkın bu oyuna gelmediğini heyecanla sıralıyordu.

    Bu heyecanlı sohbet sırasında akşam ezanlarını duyduğumda yaşadığım mahcubiyeti anlatamam.Planıma göre en çok yarım saatlik bir görüşme neredeyse iki saati bulmuştu.Ben izin isteyince Isparta belediyesinin ve SDÜ de yapılan görüşmelerin CD lerini incelemem için veriyordu.Duvarlardaki eski Isparta fotoğraflarının başına geçip anlatınca bir insanın isterse ve severek yaparsa neleri başarabileceğine bir kez daha inandım.Ben teşekkür ederek dışarı çıktığımda görüp,yaşadıklarımdan sarhoş gibiydim.Açık yüreklilikle Ömer Uyar Isparta üzerine araştırma yapan yada eski Isparta özlemi çeken dostların bir vazgeçilmezi olmayı çoktan hak ediyor diyorum.

    Devamını Oku

    Gölcükten Su Alma

    Gölcükten Su Alma
    0

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    Bir Gölcük gezisinden dönerken yoldan değil, sıcaktan korunmak amacıyla dere içine girerek yola koyulmuştuk. Bu şekilde ilerlerken şehrimiz insanlarının şaşkınlıkla izlediği büyük yazıyla karşılaşmıştık. Yazıda İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı döneminde Gölcük suyunun içme ve elektrik elde edilmesi amacıyla alınmıştır diyordu. Arkadaşlarımız bu tepenin altından tünel kazılarak DSİ tesislerinin içinden sifon sistemiyle su alındığını anlatmışlardı. Bu bilginin peşine düşünce araştırmaya başladım. Bu bilgiye Ün dergisinin Ocak-Haziran 1949 tarihli (15.cilt)sayılarında ulaşabildim.

    Ispartada kurak geçen yıllarda çiftçilik yapanlar şehrin üzerindeki krater gölü dikkatleri üzerine çekerek harekete geçmişlerdi. Ovanın 250 metre yüksekliğindeki tepenin arkasında yirmi üç milyon metre küp su kütlesinin bulunması dikkatleri buraya çekmişti. İlk defa ne zaman yapıldığı bilinmemekle birlikte önceden tepenin altına tünel kazılarak su alınması yoluna gidildiği anlaşılıyor. Osmanlı zamanında bu amaçla vakıf kurulduğu, kurak geçen yıllarda buradaki suyu aşağıya götürme işini üstlenmişlerdi.

    İlk olarak susuzluk çeken şehre yine su getirmek amacıyla 1943 yılında bu tünellerin betonlanması çalışmalarına başlanıldı. Daha önce yapılan tünelin sifon seviyesi bazı yıllar yukarda kalması dikkate alınarak daha aşağıya alınması düşünüldü. İlk ihale yani tünellerin betonla kaplama işi Bayındırlık Bakanlığınca 3.2.1943 günü yapılarak Yüksek mühendis Kadri Çile ve Ispartalı müteahhit Nuri Hamamcıoğlu’na 283.004TL,71 kuruşa verilmiş, daha sonra ilave işlerle birlikte toplam 459,687TL,25 kuruş harcanmıştır.

    İkinci ihale boru sifon yapımı için 7.1.1946 günü müteahhit mühendis Cevdet Çakmakçıya 50 bin, daha sonra ilave edilen 10 bin lira ile birlikte 60 bin TL harcanmış, işlem 24.6.1946 günü tamamlanmıştır.

    Üçüncü ihale regülatör ve kanalların inşası için 27.6.1947 günü müteahhit Nuri Hamamcıoğlu’na 140.108 TL,27 kuruşa verilmiş,işlem 1948 sonunda tamamlanmıştır.Dördüncü emanet işi noksan kalan ufak tefek işlerin tamamlanması amacıyla Bayındırlık Bakanlığınca 1949 yılında 11.390 TL sarf edilmiştir.Böylece Gölcükten su alınması işine Bayındırlık Bakanlığınca toplam olarak 671.265TL ve 24 kuruş harcanmıştır.

    1949 yılında gölün altındaki toprakların sulanabilmesi için su alınmaya başlanmıştır. 154 lire/saniye su alınmış, işlem sonunda 56Lire/saniye olarak suyun gelirinin arttığı anlaşılmıştır. Buna ilave olarak iki yüz metre yüksekten alınan suyun önüne bir hidroelektrik santrali kurulması düşünülmüştür. O sıralar şehre elektrik verilmesi büyük önem taşıdığından bu fikrin peşine düşmüştür. Bu sudan içme suyu olarak kullanılması içerisindeki fazla miktarda florür bulunması sebebiyle tavsiye edilmemiştir. Sonraki yıllarda şehrin aydınlatılması için Sümerbank fabrikasının ürettiği fazla elektriğin kullanılması daha verimli olarak düşünülerek santral yapımından vazgeçilmiştir.

    Bu gün Gölcük tünellerinden su alınması uygulanmayan bir sistem olarak tutulmakta, Acil durumda başvurulmak üzere saklı tutulmaktadır. Hatta ikinci barajın tamamlanmasıyla birlikte Eğirdir gölünden alınan suya da gerek kalmayacağına inanılmaktadır.

    Devamını Oku

    Türk Kahvesi

    Türk Kahvesi
    0

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    Bu gün hayatımıza girmiş olan kahveyle ilgili bilgi alış verişinde bulunmak istiyorum. Bütün dünyaya nam salmış, ünlü Türk kahvesine yol açan olaylar 8.yüz yıla Kaldı isimli bir Etiyopyalı çoban bir çalı bitkisine ait kırmızı meyveleri yiyen keçilerin daha hareketli oldukların fark etmiş. Kendisi de deneyince hoşuna gitmiş ve köyde arkadaşlarına söylemiş, bu şekilde yayıldığı söylenir.

    Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) döneminde Yemen valisi olan Özdemir paşa orada içtiği ve çok hoşuna giden bu çekirdekleri İstanbul’a getirmiş ve sarayda padişaha ikram etmiştir. Sarayda çok sevilince sarayla bağlantılı konaklara ve zengin evlerine konuk olmaya başlamış. Zamanla İstanbul halkı tarafından vazgeçilmez olunca ilk defa 1544 yılında Tahtakale’de bir kahve içilen yer açılmış. İnsanlar o kadar sevmişler ki sabahleyin kahve keyfi yapmadan güne başlamaz olmuşlar. Kahve altı sözü oradan çıkmıştır.

    İlk kahveler çekirdek olarak alınır, sonra erbabınca kavrulur, dibeklerde dövülerek toz haline getirilir ve meşhur Türk kahvesi odun ateşinde yapılırmış. İlk kayıtlı kuru kahveci 1871 yılında açılan Mehmet Efendinin dükkanıdır. Kahvenin bu şekilde üzerine türküler yakılan, deyişler söylenen bir makama yükselmesi zor olmamıştır. Pişirilmesi, sunumu, kahve falı hep kültürümüzden izler taşımaktadır. Hatırlı misafirlerimize kahve ikram edilmesi çok eski bir geleneğimizdir.

    Kahvehane denilen yerler anadoluda da hızla yayılmıştır. Erkeklerin toplanma yeri olarak da bilinen bu yerler zamanla birçok görevleri yapar duruma gelmişler. Kahveci söz bilir olacak, herkesin anladığı dilden konuşacak, insanların dertlerine elinden geldiği kadar derman olmaya çalışacaktır. Kahvehaneler bu kadar sevilince önce berberler kahvehanenin bir köşesinde yerlerini almışlardı. Sonra da ellerinde bağlama ile gezen aşıkların uğrak yerleri olmaya başlamışlardı.

    İstanbul’a gelen büyükelçiler ve tüccarlar Osmanlı Türklerinin hayatında böyle büyük bir yer alan kahveyi tatmışlar ve çuvallar içinde alınan kahveleri ülkelerine de götürmüşlerdir. Avrupa’ya ilk defa 1615 yılında götürülmüş, ilk kahvehane 1645 de İtalya’da açılmıştı. Kahve bu şekilde Paris’e 1643,Londra’ya da 1651 yılında ulaşmıştır. Özellikle İngiliz kırallığı 19.yüzyıldan itibaren sömürdükleri ülkelere bu çalının fidanlarını zorla diktirmişlerdir. Anakaralarında hiç yetişmediği halde kahve borsasının Londra’da olmasının sebebi burada aranmalıdır. Bu gün dünyada petrolden sonra en çok ticareti yapılan üründür.

    Bizde de uzun yıllar denendikten sonra 2004 yılından itibaren Mersin, Antalya ve Anamur’da başarılı sonuçlar vermiştir. Birçok pişirme şekli olsa da dünya Türk kahvesi olarak tanımakta ve bütün dünyada kahve olarak tanınmaktadır. Dünya kültürüne bir hediyemiz olan kahveden sizlerin de mahrum olmamanızı dilerim. Bunun haklı gururunu yaşamanızın yanı sıra günde bir yada iki adet fincanda içilen Türk kahvesi zihninizin daha iyi çalışmasına yardım sağlayacaktır.

    Devamını Oku

    GÜLSEVEN HALICILIK

    GÜLSEVEN HALICILIK
    0

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    Bir kitap düşünün, konusu Isparta’da geçsin, romanın kahramanları sizinle birlikte şehrin caddelerinde gezsinler. Sizin sokağınızı, mahallenizi ve insanlarınızı anlatsın. Atmışlı yıllardan başlayıp, iki binli yıllara kadar devam eden macerayı anlatsın. İşte Gülseven Halıcılık romanı bize bu duyguları sunuyor.

    Romanda halıcılık yapan İbrahim usta ile Fatımanın başından geçenler anlatılıyor. İbrahim İstanbullu bir halı tüccarına yardımcı olur, yeni işletme açan tüccar bir kamyon halı satın alır. Bir kısmını öder, geri kalanı senet yaparlar. Ancak süresi geçtiği halde senet ödenmeyince İbrahim durumu araştırmak için İstanbul’a gider. Bu defa ondan da haber alınamayınca Fatıma başta olmak üzere sevenleri telaşa düşer.

    Askerlik görevinden yeni dönen kardeşi Osman eniştesiyle ortak halıcılık yapmayı düşünmüştür. Osman gerekirse İstanbul’a giderek eniştesini bulabilecek midir? Çünkü komşu kızı Ayşe’yle evlenmesi buna bağlıdır. Sümerbank’ta çalışan komşu Mustafa bu konuda yardım edebilecek midir? Mahallede bir genç kızın verem hastalığına yakalanmış İnciyi ziyarete giden Fatıma, bir sevdaya şahit olduğunu anlayınca derdini unutup, kardeşiyle aşığa,

    -Aşkına sahip çık mesajı gönderir. Bu şifre öyle sihirli bir etkiye bürünür ki olmaz denilen işler olma yoluna giriverir. Roman sevenlerin aşkına sahip çıkması halinde karşısındaki bütün engelleri yeneceğini iddia ediyor. Halıcılık özelinde şehrimizi, geleneklerimizi, kent kültürünü, gül toplama, Süleyman Demirel hemşerimizin siyasete girmesi, Osman’ın seyyar halıcılık işine girmesi, kemik hastanesi, öküz battı ve tabi ki Isparta türküleri başlıklardan bir kaçını oluşturuyor.

    Kitabın yazım hikayesi şöyle açıklanmış, Kültür işlerinden sorumlu bir müdürle görüşürken,

    -Isparta’yla ilgili kitabımız pek yok demişti. Daha yeni şehir dışından ilimizle ilgili kitap istediler ama birkaç broşür dışında maalesef yardımcı olamadık.

    Bu psikolojiyle eve döndüğümde eşim,

    -Sana Isparta’da yaşanmış,ilginç bir olay anlatayım mı?Yeni tanıştığı bir hanımdan dinlediği hikayeyi anlatınca olayın sıcaklığı kendini göstermişti .

    Luna yayıncılık tarafından kitapseverlerle buluşan Isparta romanına ulaşmak isterseniz, internet üzerinden satışı yapılmaktadır. Bu kısıtlama günlerinde okunabilmesi için e-kitap olarak da erişime açılmıştır.166 sayfalık Gülseven Halıcılık kitabımızı Ispartalılara ve Ispartalıları tanımak isteyenlere tavsiye ediyorum.

    Devamını Oku