Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Gonca Anıl
Gonca Anıl

BU DÜNYA KİMSEYE KALMAZ BİLESİN

Depremler oluyor ve sarsılıyor dünya… Umutlar ve gelecekler eziliyor kolonların altında, canlar gidiyor. Yakınlarımızda hissedince bu felaketlerin acısını, yeni ve yeniden sorgulamalar başlıyor zihinlerde. Neden bu kadar çok kayıp? Bir de işin içinde birilerinin ihmali ya da kötü niyeti olduğunu düşününce insan, acısı defalarca katlanıyor yüreğinde. Güveni sarsılıyor içinde yaşadığı topluma… “Bu yıkılan binalar neden daha sağlam yapılmadı? ” diye soruyor ve peyderpey diğer sorular geliyor… “Daha sağlam yapılsaydı olur muydu bunca can kaybı?”, “Sonu gelmez bir hırs ve bencillik uğruna mı bunca gözyaşı?”

En zayıf sütunlar üzerine dikilen binalar bir kartondan ev gibi yıkılıverirken, kim bilir kimlerin kabarık cüzdanlarının, dolu kasalarının bedeli ödeniyor, canla ve malla.

O müteahhitler ki, yaptıkları binaların içine kendilerinin ya da ailelerinin oturacağını bilseler, çalarlar mıydı kullanmaları gereken malzeden, yana yakıla daha sağlam zemin aramazlar mıydı yapacakları evin temelini atmak için? Birilerinin evlatları, birilerinin anaları, babaları, kardeşleri eziliyor bu hırs ve aç gözlülüklerinin, hırsızlıklarının altında. Hiç mi kalpleri acımıyor yaptıklarının bedelini böylesine masum canların ödemesine? Nasıl taşınır bu vicdan azabı? Hiç gitmeyecek gibi bu dünyadan, ne bu bencillik ötesi davranış? Adı yok bunun, tarifi imkansız…

Öyle bir hale geldik ki toplum olarak, köşeyi dönme yolları aramakta hep kafamız. Kendi dürüst uğraşlarıyla kazancını artırmaya çabalayanlara değil sözüm, ancak “Cebime hep daha fazlası girsin.” diye; yüzlerce, binlerce kişinin yaşayacağı binaların malzemesinden çalacak kadar vicdansız bir toplum mu olduk? Bunu mu öğretti bize büyüklerimiz? Yüce Yaratıcı, kul hakkına en büyük vurguyu yapıp, “Her günahınızı bir şekilde affederim, ama bana kul hakkıyla gelmeyin.” derken, bir ihmalimizle ya da kurnazca planlarımızla, bunca hakları üzerimize alacak kadar, nerede yitirdik biz insanlığımızı?

Manidar bir hikaye vardır, sıklıkla anlatılan:

“Yaşlı bir marangozun emeklilik çağı gelmiştir. İşveren müteahhidine, çalıştığı konut yapım işinden ayrılmak, eşi ve büyüyen ailesi ile birlikte daha özgür bir yasam sürmek tasarısından söz eder. Çekle aldığı ücretini elbette özleyecektir ama emekli olmak ihtiyacındadır. Müteahhit iyi isçisinin ayrılmasına üzülür. Ve ondan, kendine bir iyilik olarak, son bir ev daha yapmasını rica eder. Marangoz kabul eder ve işe girişir, ne var ki gönlünün yaptığı işte olmadığını görmek pek kolaydır. Baştan savma bir işçilik yapar ve kalitesiz malzeme kullanır. Kendini adamış olduğu mesleğine böyle son vermek ne büyük talihsizliktir… İşini bitirdiğinde, işveren, evi gözden geçirmek için gelir ve dış kapının anahtarını marangoza uzatır. “Bu ev senin” der, “sana benden hediye”. Marangoz şoka girer. Ne kadar utanmıştır!”

Tanıdık geliyor mu size de bu hikaye bir yerlerden? Yaptığımız işi baştan savma yapmayı huy haline getirmişiz pek çoğumuz. “Aman elimdeki iş bir an önce bitsin de nasıl olursa olsun.” diyoruz çoğu zaman. “Nasıl olsa bize dokunmayacak zararı.” düşüncesi içinde, çok iş yapıyoruz belki ama yaptığımız işten hiç kimseye hayır gelmediği gibi çok zararlara sebep oluyoruz, bir de yüzsüzce kazandığımızı yanımıza kâr sayarak.

Aklımız hep daha fazlasına kavuşmakta ve daha karlı işler başarabilmekte, ya da cebimize kalanı en kolay biçimde artırabilmek peşindeyiz hakka hukuka hiç aldırmadan. Daha kolay ve haksız yollardan daha çok kazanç elde edebiliriz, isteyince o kadar kolay ki usulsuzlük yapmak. Kimse görmediği sürece hiç sorun yok(!) İstedikten sonra her işte kendimize haksız kazanç sağlama yolu mutlaka bulunur. Ya para çalarsın, ya mal, ya hizmet, ya zaman, ya … Çok da karlı görünür, ne çok kazandırır insana bu usulsüz kaçırmalar ama ya kazandırdıkları ardından geliveren büyük kayıplar?

Kaybettiğimiz o kadar çok şey var ki küçük hesaplar peşinde koşarken ve kendi saltanatımız için, hırs ve heveslerimiz uğruna başkalarını zarara uğratırken. Zavallı marangoz gibi, kendimize yapıyoruz aslında en büyük kötülüğü. Kayboluyor insanlığımız, bu dünya denizinin en derin sularında. Kendimiz oluşturuyoruz girdapları ve sonra da içinde yitiriyoruz insani en güzel vasıfları.

Nasrettin Hoca’nın meşhur fıkrasında yaptığı gibi, bindiğimiz dalları kesiyoruz aslında. Farkedemeyişimizin nedeni, hayatın bizi birden bire yere çalmayışı. Yavaş yavaş büyüyor baltaladığımız yerdeki kesik… Ömür bitene dek sürecek belki de ağaçtan düşüp toprağı boylayışımız… Ama öyle geç olacak ki o zaman, ne yerden kalkmaya nefesimiz kalacak ne de yaptıklarımızı telafi etme şansımız… Bir film şeridi gibi gözümüzün önünden geçerken yaşadıklarımız, en hazin film olacak bu son seyredeceklerimiz… Başrollerinde oynadığımız filmimizin galasında, tek başımıza izleyeceğiz tüm yaşadığımız kareleri, belki de gözyaşları içinde… Ama nafile, maalesef bu hayat tek taraflı bir yolculuk ve Yahya Kemal’in dediği gibi “Dönen yok seferinden”…

Dünyalar kadar servetimiz olsa ne yazar, ayağımızı vurup geçtiğimiz taş, bir tek kişinin canını yaktıktan sonra? Bilip, bilmediğimiz bir tek can bile, bizim ihmalimizle acılar içinde kıvranıyorsa, biz kendi saltanatımız içinde en âlâ sultan olsak neye yarar?

Ömer Hayyam şu dizelerinde ne derin anlatıyor aslında meseleyi:

Niceleri geldi neler istediler,

Sonunda dünyayı bırakıp gittiler.

Sen hiç gitmeyecek gibisin değil mi?

O gidenlerde hep senin gibiydiler..

Bu dünya kimseye kalmaz bilesin,

Er geç kuyusunu kazar herkesin,

Tut ki , Nuh kadar yaşadın zor bela,

Sonunda yok olacak sen değil misin ?

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER