Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Gonca Anıl
Gonca Anıl

CARPE DİEM

Hayatta bir damla olarak belirdiğimiz günlerde başladı öğrenme sürecimiz. Anne karnında duyduklarımız ve hissettiklerimizle temellenip, doğduğumuzda daha ayakta duramazken gelişmeye başladı dağarcıklarımız. Adımlarımız küçüktü belki ama anlama kapasitemiz bir o kadar büyüktü.

Minik ellerimiz kalem tutmaya başladı, önce duvarlara, sonra mobilyalara uzandı boya kalemlerimiz. “Ne yapıyorsun sen?”diye çığlıklarla uyarıldık; oysa ne kadar da güzeldi; yeni alınan koltuğun kumaşı, kırmızı pastel boyamızı denemek için. Kağıtlar konuldu önümüze sonra. Yeteneklerimizi sergilememiz için, yaratıcılığımızı sınırlandıran küçük-büyük kağıtlar. Çizdiğimiz güneşe itiraz edildi, en tanıdık simalar tarafından. Mavi renkli güneş olmazdı, hele kare bir güneş hiiiç görülmemişti. Hemen doğrusu çizdirildi, sarı ve yuvarlak olmalıydı güneş dediğin. Zihnimizdeki hayallerin rengi ve şekli hep olması gerektiği gibi olmalıydı, bizim istediğimiz gibi değil. Resim diye bir ders varmış okul yıllarında. Yeteneklerimizin körelmiş haliyle anne babamıza yalvardık bizi kabusumuz olan ödevlerden kurtarması için. Resim ödevini birilerine yaptırmaya mecbur bırakıldık, düşük not kaygısıyla harmanlanan yeteneksizlikler grubuna dahil olma korkusu yüzünden, ömür boyu yalancılar listesinde asılı kaldı ismimiz. Zor durumlarda kurtulmak için dolap çevirmeyi daha bu yıllarda kazıdılar zihnimize.

Misafirliklerde büyüklerle konuşmak istedik, küçük halimizle büyük cümleler kurmaktı saf dileğimiz. Onların o önemli ve güzel dünyalarına girebilmek, ilgilerini çekebilmekti yegane amacımız. Susturulduk, çünkü büyükler birbirini duyamıyormuş sesimizden. “Sus konuşma!” en aşina cümle oldu kulaklarımızda çınlayan. O anlamadığımız büyük cümlelerini dinleyip, bir köşelerde uyuyup kalmaya mecbur bırakıldık. Ne kadar çok susarsak o kadar uslu, konuştuğumuz ölçüde yaramazdık çünkü. Yıllar sonra öğrendik ki insanlar arasındaki en önemli şey iletişimmiş… Biz en doğal iletişimimizi çocukluk yıllarında büyüklerimizin azarlarında ve öfke dolu bakışlarında tükettik.

İtelene itelene okul yıllarına geldik. Hep ödevler konuldu önümüze, ardından gelecek zorlu sınavlar. Hepsi birbiri arkasına sıralandılar yıllarca. Şarkı adeta bize ithafen yazılmıştı: “Dertlerimi zincir yaptım, birbirine ekliyorum”… Her bir sınav, birbirine eklenerek dert zincirimizi oluşturuyordu. Büyüklerimiz için “başarı” denilen şey, bizim kabus sonrası kan ter içinde uyanmalarımızdı. Kimse bakmadı kan çanağı gözlerimize, kimse “Dur, biraz dinlen!” demedi. Herkes için başarı bizim elde ettiklerimizdi. O sonuca ulaşırken “Biz neleri seviyoruz?”,”Ne yapmak istiyoruz?” ‘a kimse aldırmadı. Yorgun, bitap, tükenmiş halimiz kimsenin umurunda olmadı. Mecburduk önümüze gelen her dersi sevmeye, hepsini başarabilmeye. 10 sene aynı dersi görse de, yine o dertsen korkan ve anlamayan nesil işte böyle oluştu. Önce “Mecbursun” dediler, doğallıklarımızı engellediler. Biz suni hallerimizle mahkum edildik herkesin yaptıklarını yapmaya. Biraz farklı davranışlar içine girdiysek, yanlış kişi olarak örnek gösterildik ve kafamıza vura vura sivriliklerimizi yani farklılıklarımızı törpülediler.

Yıllar geçti, hepimizin bir mesleği var şimdi. Bir yerlerden mezun olduk, bir şekilde diplomalar aldık elimize. Ya bu kağıt parçası dışında sahip olduklarımız? Geriye dönüp baktığımızda, fark ediyoruz ki ders, not, sınav derken, aslında çok da yaşamamışız. Kimi zaman anne babamızı, kimi zaman el alemi mutlu edeceğiz, çok başarılı olacağız derken, koca bir ömrü geride bırakmışız.

1989 yapımı ünlü bir film olan Ölü Ozanlar Derneği’ filminde bir dörtlük geçer ve zamanın geçip gittiğini ne güzel anlatır:

Henüz vaktin varken tomurcuklarını topla
Zaman hala uçup gidiyor
Ve bugün gülümseyen bu çiçek
Yarın ölmüş olabilir.

Filmin en önemli cümlesi de CARPE DİEM’ dir. “Hayatın her anının farkına var, anı yaşa.” anlamına gelen Latince bir özdeyiştir bu.

Ne kadar uzaklaşmışız hayattan, yaşıyoruz diye çabalarken. Hayatı yaşamaz, yaşayamaz hale gelmişiz.

“Zamanınız kısıtlı, bu yüzden başkalarının hayatını yaşayarak onu harcamayın. Başkalarının düşüncelerinin sonuçlarıyla yaşama dogmasına takılıp kalmayın. Başka insanların fikirlerinin gürültüsünün kendi kalbinizin sesini duymanızı engellemesine izin vermeyin. Ve en önemlisi kalbinizin ve sezgilerinizin yolundan gidecek cesarete sahip olun. Kalbiniz ve sezgileriniz ne yapmak istediğinizi bilirler. Bunun dışındaki her şey ikinci planda.” diyor Apple ve Ipod’ un yaratıcısı Steve Jobs.

Steve Jobs, üniversiteyi terk etmiş, ilgi duyduğu derslere dışarıdan katılarak, mecburiyetten uzaklarda öğrendikleriyle harikalar yaratmış bir insan. Bu örnek de gösteriyor ki, başarı “insanın en yüksek puanlarla en iyi okullarda olması” demek değildir sadece.

Başarı dediğimiz şey; herkesin kendine has farklılıklarını değerlendirebildiği, mecburiyetten uzakta bir yerlerde, hayatın her anının kıymetini bilerek nefes alabilmesi değil midir?

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER