Nazmi Süldür

Nazmi Süldür

02 Mayıs 2015 Cumartesi

    Isparta’da bir Musiki Derneği var

    0

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    “Kültür, bir milleti ayakta tutan en önemli yapı taşlarından biridir. Kültürün bozulması veya yok olması, milletlerin sonunu hazırlayan nedenlerdir. Türk kültürü, milletler içinde en yüksek ahlakı ve yaşayışı içeren değerlerden oluşmaktadır. Millî kültür, bir millete kimlik kazandıran, diğer milletlerle arasındaki farkı belirlemeye yarayan, tarih boyunca meydana getirilen o millete ait maddî ve manevî değerlerin uyumlu bir bütünüdür. Bir toplumu millet yapan ve onun bütünlüğünü sağlayan millî kültürdür. Sanat bir milleti diğer milletlerden, bir millete has duygu ve zevklerin tezahürü ve şekillenmesidir. O milletin güzeli yaratma ve bulma tarzıdır. İnsanoğlu barınır beslenir sosyal ve ruhsal ihtiyaçlarını gidermeye çalışır. Bunları yaparken oyalanmak ruhunu okşamak güzeli yakalamak yeni güzellikler ortaya koymak ister. Bunun sonucunda sanat eseri ortaya çıkar. Her milletin sanat eğilimi ayrı bir özellik taşır. Söz, ses, mekan, renk, ışık zevk ve anlayışı farklıdır. Demek ki sanat bir milletin ortak zevkinin ifade edilişidir.”

    Isparta’mızda 1972 yılından bu yana kültür ve sanat hizmeti üreten bir Musiki Derneği var. Bu dernek Türk Müziğine gönül vermiş mütevazi kadrosu ile  43 yıldan bu yana ilimizde senede en az iki konser verir. Ayrıca bu amatör ve mütevazi dernek bu güne kadar çoğu TRT’de bazıları da  özel TV kanallarında olmak üzere 10’ un üzerinde program yapmıştır. Tamamen bu işe gönül vermiş olan kendi üyelerinin özel gayretlerinin yanı sıra ilimizde, musiki sever ve sanata duyarlı çevreler sayesinde bu hizmetlerini bu güne dek üretmeye devam etmiştir.

    Devlet Klasik Türk Müziği Topluluğu şefliğinden emekli, ünlü udi bestekar , Dr Teoman Önaldı tarafından ,21 kurucu üye ile kurulup bu günlere ulaşan bu dernek,ilimizde pek önemsenmese de ( ! ) ülke çapında saygın bir yere sahiptir.Bu güne kadar ilimiz haricinde komşu ve çevre il ve ilçelerde de bir çok konserler vermiştir.

    İlk televizyon programını 1977 yılında TRT’de gerçekleştirmiş, 1977-78-79 yıllarında Türk Sanat Müziği Türkiye ses yarışmalarında boy göstermiş,Türkiye dereceleri elde etmiş, bünyesinden TRT ses sanatçıları çıkarmış bir dernektir.

    43 yıllık maziye sahip bu derneğin ilk 10 yılında udi bestekar Dr Teoman Önaldı, sanraki 30 yılında Avukat Çetin Aköz başkanlık ve şeflik yapmıştır.  Son 3 yıldır da  bendeniz emekli eğitimci Nazmi Süldür başkanlık,  SDÜ İlahiyat Fak Öğr. görevlisi udi bestekar Erdoğan Ateş ise şef olarak görev almış bulunmaktayız.

    30 kişi kadar üye gönüldaşı ile kültür ve sanat hizmeti üreten bu dernek 43 yıldır hiç aksatmadan haftanın 2 günü çalışmalarını sürdürmektedir. Bu güne kadar tamamen amatör zihniyetle çalışmalarını devam ettiren  derneğimiz ilk kuruluş yıllarında mekan olarak çok yer değiştirdi. Son olarak 1992 yılında sağolsun zamanın Belediye Başkanı sayın  Altan Raşit Civan  tarafından yeni yapılan Kültür Sitesinde bir yer tahsis edilmiştir.

    İstanbul, Bursa, Samsun, Eskişehir gibi ülkedeki ilk saygın amatör korolar arasında yer alan derneğimiz korosundan bu güne dek 300 ün üzerinde sanatsever gelip geçmiştir.Bizden çok yıllar sonra kurulan çeşitli illere ait korolar, yerel yönetimlerin ilgi ve destekleriyle bugün konservatuvara dönüşmüştür.

    Gelelim bize; Bizim bu derneğimizden haberdar ve ilgili en son Mülk-i Amir 2003 yılında ilimizden ayrılan sayın H. İbrahim Daşöz valimdir. Kendisi hizmet süresi içerisinde her konserimize gelmiş olup, bir seferinde de ellerinde baklava tepsisi ile çalışmalarımızı izlemek üzere derneğimizi ziyaret etmişti. Bir defa da Ali Haydar Öner valimiz konserimize teşrif etmiş ve şarkılarımıza iştirak etmiştir. Bunların dışında kendisinin Türk Müziği sevdalısı olduğunu belirten sayın Valimiz de dahil olmak üzere, bu güne kadar ilimizde görev yapan hiçbir Sayın Valimiz konserlerimize teşrif etmemiştir. Bu süreçte 2 sefer Sayın Vali Yardımcısının  görevli olarak  teşrifleri tespit edilmiştir. İlimiz milletvekillerinden sayın Recep Özel beyefendi konserlerimize zaman buldukça katılmakta, bizzat gelemese de gönderdiği çiçekleriyle yanımızda olduğunu göstermektedir.

    Kuruluşumuzdan bu yana, Belediyelerimizden gördüğümüz en büyük destek 1992 yılında derneğimize tahsis edilen dernek mekanıdır. Bu güne kadar ayrıca, SDÜ konser salonundan önceki yıllarda ilimizin tek konser salonu olan Kültür Sarayını tahsis etmesidir. Sağolsunlar , il dışı konser ve TRT çekimleri için de belediyemiz bize otobüs tahsisinde bulunmuştur.

    Kültür Sarayı demişken belirtmeden geçmeyelim, hemen hemen aynı maziye sahip olduğumuz bu güzide mekan, yapılışının ardındaki ilk 10 yılında muhteşem kültür etkinliklerine sahne olmuştur. Sanraki yıllarda ise rutin hizmetine devam etmiş olup ilimizin tek Kültür Merkezi olarak kültür ve sanata verilen önemden (! ) o da payını almıştır. Son 15 yıl içerisinde hizmet verdiği  etkinlik sayısı minimuma indiği için kendi kaderine terk edilmiştir. Memleketin göbeğindeki bu güzide yerin kültür ve sanat etkinlikleri için kullanılan bir belediye hizmeti olması gerekirken adeta baştan savmak için ihale ile müstecire verilmeye çalışılması çok düşündürücüdür. Kültür hizmeti Belediyelerin en önemli bir parçasıdır. Bunun için devlet sana bir ödenek ayırıyor.Bünyende bu işleri sürdürebilmen için bir Kültür Müdürlüğü birimin var. Memleketin göbeğinde böyle bir mekan varken biz kültür hizmetkarları ilin dışında herkesin kolayca ulaşamayacağı mekanlarda etkinlik gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Hakikaten yazıktır. İyi ki üniversitemizin etkinlik merkezleri var.

    İldeki tüm konferanslar, toplantılar,tiyatrolar,konserler,etkinlikler  kimseler gelemesin diye Üniversite de mi yapılmak zorunda. Bir ilin bir Kültür Merkezi olmaz mı? Bu halk bu tür etkinliklerde kenarlarda köşelerde çoğu uyduruk ve uygunsuz mekanlarda mı kültürel hizmet alacaklar.

    Bir de İl Kültür ve Turizm Müdürlüklerimiz var. Şaka bir yana 28 yıl kamu yöneticiliği yapmış birisi olarak, bu Müdürlüklerin ne iş yapıp ülke ve halk için ne ürettiklerini halen çözemedim. Kamu istihdamı içinse tamam. Yoksa tüm bu müdürlüklerin yaptığı işi 5 kişilik bir büro hizmet olarak yapabilir. Bizden haberdar olmayan birimlerden birisi de herhalde bu müdürlüğümüz.43 yıldır davet edilmesine rağmen konserimize icabet eden il kültür müdürü  sayısı 2 yi geçmez. Zaten son gelen de hitap sırasında ismi telaffuz edilmediği için bir daha gelmedi.

    Basın için de çok ilgililer diyemem. Yerel TV miz de paramız olmadığı için yüzümüze pek bakmaz.!

    İşte böyle bizim Derneğin ve ilimizin halleri. 24 Nisan’da SDÜ Lütfi Çakmakçı Kültür Merkezi’ nde gerçekleştirdiğimiz son konserimizde ; derneğimizin kurucu şefi ve başkanı Dr Teoman Önaldı eşi Dr İçten Önaldı, TRT sanatçıları Selim ve Neşe Öztaş davetlimiz olarak aramızda  idiler. Bizim konserimizin ardından onlar da sahne aldılar. Öncelikle konserimizin tek kelime ile muhteşem olduğunu, adımızı yıllarca duymalarına rağmen ilk defa dinleme imkanı bulduklarını ve umduklarının çok çok ötesinde bir koroya sahip olduğumuzu , salonun 3/4 ü nü dolduran musiki severler önünde zikrederek bizleri de onurlandırdılar.

    Ayrıca bir sitemleri vardı ki benim bugün bu yazıyı yazmama neden olan ve bir Ispartalı olarak çok gücüme giden. Şöyle söyledi Sayın Selim Öztaş;

    “Sizin, Ispartalılar olarak yılların bu güzide derneğine destek olup bu salonları tamamen doldurmanız gerekirdi. Ayrıca sizin yerel yöneticileriniz yok mu? Yerel basınınız yok mu? Böyle muhteşem bir program sunan bu dernek buna layık değil.43 yıla rağmen niçin halen bir konservatuvar olmadınız.”

    Evet değerli okurlar, biz de soralım artık;

    ”Niçin Isparta’da bir belediye konservatuarı yok acaba ? “

    Bana sorarsanız   Yahya Kemal’in sözleriyle cevap veririm;

    Çok insan anlıyamaz eski mûsıkîmizden

    Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden.

    Komşu illerimizden Denizli’yi örnek göstermek isterim bu konuda. Eski belediye başkanı şimdinin ekonomi bakanı Sayın Nihat Zeybekçi’nin öncülüğünde eski bir un değirmeni binasının nasıl yeniden hayata döndürülüp sanata hizmet veren bir mekan haline getirildiğini lütfen  internetten bir araştırıp okuyun sevgili okurlar.Ve TRT emekli sanatçılarından bestekar sayın Selim Öztaş’ belediyenin teklifi üzerine Denizli Belediye Konservatuvarı Türk Sanat Müziği Koordinatörlüğü’nü üstlendiğini ve bu mekanda yapılan sanat etkinliklerini  ayrıca çocuklara ve gençlere yönelik sanat çalışmalarını da araştırın lütfen.

    Konserimizde çok saygıdeğer musiki sever izleyenlerimiz dışında yerel yöneticiler olarak eski üyemiz Senirkent Belediye Başkanı Erol Civelekoğlu, SDÜ nün eski rektörü  Prof.Dr. Lütfi Çakmakçı  ve derneğimizin 30 yıl başkan ve şefliğini yapan emektar büyüğümüz Av. Çetin Aköz beyler bizlerle birlikte idi.

    Derneğimizin kuruluşundan bu yana geçen 43 yılın 3 şefinin de bir konserimizde bir araya gelmiş olması ayrı bir güzellik örneği idi.

    Hasılı biz gönül erleriyiz. Yunus Emre misali, Gönüller yapmaya gelir, güzellikler paylaşırız. 02.05.2015.

    Saygılarımla

    Nazmi SÜLDÜR

    Devamını Oku

    BİZ,TEKSAS -TOMMİKS OKUDUK

    0

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    BİZ,TEKSAS -TOMMİKS OKUDUK, ÇELİK ÇOMAK OYNADIK, ÇERKEN UÇURUP,TOPAÇ ÇEVİRDİK.

    Geçen yazımızda 1950, 60 ve 70 lerin Keçiborlu’su nu, Kükürt İşletmesini ve buradaki yüksek yaşam seviyesini, biz çocuklar için mutlu hayatı ve sevgili bisikletimi anlatmıştım. Bugün ise çocukluk hayatıma geri dönüp oyunlarımızdan bahsedeceğim.

    Bizim çocukluk yıllarımızın en önemli etkinliklerinden biri şuydu. BİZ OKURDUK. Ne mi okurduk. TOMMİKS,TEKSAS;KAPTAN SWİNG vb kitaplar. Yarabbim ne büyük haz duyardık. Kimi insanlar tenkit eder, kimi insanlarda teşvik ederdi. Annem kızdığı için babam beni gizlice abone etmişti. Haftada bir çıkan derginin , gelecek sayısını beklemekten duyduğum heyecan tarif edilmezdi. Sonradan o okumaların ne kadar yararlı olduğunu gördük, bizlere en azından okuma alışkanlığı kazandırmış. O zamanlar TV yok. İyi ki de yokmuş. Yalnızca radyo dinlenirdi. Radyoda en çok hoşuma giden Arkası yarınlar, Radyo Tiyatroları idi. Yalnız genelde tatilde olduğumuz yaz aylarında dinlerdik. Radyo şimdiki TV den , eğitim açısından daha yararlı idi, çünkü gelişmekte olan insan beyni, hazıra konmadan duyduğu şeyi önce hayal eder, tasarlar sonra kitapta, ansiklopedide görüp pekiştirirdi. Şimdi ne olduğunu, öğrenmeden, bilmeden gördüğü nesneleri tam öğrenemiyor veya hemen görüp çabuk unutuyor. Çünkü hazır öğrenmede beyin çaba göstermeyip üzerinde yorum yapmadığı için öğrenme kalıcı olmuyor. Öğretmenlik dersimizi verdik yine.

    Tabii ki ben çocukluk anılarımı size hikaye olsun diye anlatmıyorum . Şimdiki nesil hisse çıkarsın diye anlatıyorum.
    Gelelim oyunlara: Size sıra ile anlatacağım.

    1-Çelik-Çomak; Biri uzun ,diğeri kısa iki sopa ile oynanan oyundur kademeli olarak mesafe ölçülerek galip belirlenirdi. Genelde erkekler oynardı.
    2-SEK-SEK : Kız ve Erkek her ikisince de oynanırdı. Günümüze eskiden sarkan belki tek oyun.

    3-GAZOZ KAPAĞI : Piyasadan topladığımız gazoz kapaklarını çizdiğimiz bir çember içerisine yerleştirip, taş kayraklarla belli bir mesafeden, çember dışına çıkarıp, ütmecesine oynanan bir sokak oyunu idi. İnanmazsınız 2 sepet dolusu, binlerce gazoz kapağım vardı. Onları sermayem imişcesine saklardım. Çocuklar arasında gazoz kapağı en çok olan itibarlı olurdu.

    4-OK-YAY: Şimdiki Dart’ın 50 yıl önceki versiyonu.Tüm imalatını kendimizin yaptığı bir oyun. İğde ve çıtlık dalından yapılan yay, ucuna teneke bağlanmış oklar, 0 dan “12 ye derecelendirilmiş yuvarlak hedef tahtası. Belirli bir mesafeden yapılan ve yarışma şeklinde geçen atışlar.

    5-ÇEMBER ÇEVİRME:Yine herkesin zevkine göre yaptırdığı genelde 10 cm ile 50 cm arasında çaplara sahip demir çemberler 1 metre civarında bir sapla çevrilerek yarış yapılırdı.

    6-TEL ARABALAR: Tasarımları ve üretimleri tamamen çocukların kendi ürünü olan, çelik telden bükülerek yapılan çok tekerli arabalardı. Büyük bir emek sarf edilerek aylar süren çabalar sonucu yapılır, sonra da Cadillac araba kullananların edasıyla görücüye çıkardı.Yerdeki araba uzunca bir demir çubukla ayaktaki çocuğun elindeki taksi direksiyonu şeklindeki direksiyonla idare edilir, sürülürdü.

    7-YEDİ KİREMİT: Bir metre çapında bir çemberin ortasına üst üste konulmuş küçük kiremit parçalarının , belirli bir mesafeden atılan topla dağıtılması,sonrasında gelişen ebe çocuğun topla diğerlerini kovalamaca oyunudur.

    8-İP ATLAMAK: Genelde kız çocuklarının rağbet ettiği bir oyundur.4-5 metre uzunluğunda,iki ucundan 2 çocuğun çevirip çeşitli varyasyonlar ile diğerlerinin atladığı oyundur.

    9-SAKLAMBAÇ: Herkesin bildiği bir kişinin ebe olup diğerlerinin saklandığı oyundur.

    10-TOPAÇ ÇEVİRME: Hazır olarak veya çam kozalağına sarılan iple yere sistemli bir şekilde fırlatmak suretiyle döndürülme süresine bağlı olan bir oyundur.

    11-SAPAN: İğde veya kiraz dallarının çatal saplarına ,lastik bağlamak suretiyle taş ve benzeri sert cisimleri belirlenen ,belli mesafelerdeki hedefleri vurma oyunudur. Kuş avlama amaçlıda kullanılırdı.

    12-UÇURTMA-ÇERKEN: Çeşitli geometrik şekillerde hazırlanan ,hafif ve ince çıtalarla hazırlanan çerçevelere kolay yırtılmayacak kağıt cinslerince hazırlanan bir düzeneğin bir ucuna metrelerce uzunluğunda sarımlı ip diğer ucuna kuyruk yapılmak suretiyle hazırlanır.Rüzgarlı havalarda tepe veya boş arazilerde uçurulurdu.

    13-BEL ÇEMBERİ-HOLUHOLU:Bir metre çapında plastik bir çemberin belli sürelerde ve şekillerde belde çevrilmesi ile oynanan bir oyundur.

    14-GÖLGE OYUNU : Karanlık bir mekanda hazırlanmış ,seyyar bir perde , mum, ve hacivat, karagöz gibi çubukların ucuna monte edilmiş karakterlerin bir veya iki kişi tarafından perde arkasından idare edilmek suretiyle gerçekleştirilen dramatize bir oyundur.

    15-UZUN EŞEK: Duvar dibine dikine dizilen 3-4 kişinin üzerine onlarca kişinin atlaması.

    16-YAĞ SATARIM-BAL SATARIM:Çember şeklinde yere oturmuş çocukların ve onun etrafında dönen ebe ile oynan oyun.

    17-ELİM SENDE:Birbirlerine temas halinde ebe olan kovalamaca oyunu.

    18-KÖREBE:Gözleri bağlanan ebe nin diğer arkadaşlarını yakalama çabası.

    19-İSTOP:Yukarı fırlatılan topu yakalama ve arkadaşına vurma savaşı.

    20-KAYKAY YAPIP YARIŞMA:Şimdiki kay kayların ilk mucitleri bizlerdik.Sanayi çarşılarından elde ettiğimiz bilyeleri ve tahta bir zemin üzerine monte ederek yokuş aşağı asfalt veya beton yolda yarışarak kayardık.

    21- MOTORLU KAYIK YAPIP HAVUZLARDA YÜZDÜRME: Orta okulda iş eğitimi dersinde ahşaptan yaptığımız kayıklara küçük oyuncak pille çalışan motorlar takar sonra yarıştırırdık. Ne büyük zevkti.

    22 – Futbol – MAHALLE MAÇLARI : Erkek çocukların vazgeçilmez oyunu. Her mekan ve her fırsatta ayağımızla oynayabileceğimiz her nesne ile (Bir kağıt yumağı vb.) en gözde oyun. O zamanlar böyle çok top falan da bulunmazdı. Topu olan kraldı. Bir topun iç lastiği çoğu zaman yamadan görünmezdi. Patlayan topu genelde kendimiz yamardık. İç lastiği bulamazsak saman ve kağıt doldurur öyle oynardık. Mahalle takımları olurdu. Aralarındaki rekabet bizde büyük heyecan yaratır, eğer şampiyon olursak ta dünya kupası kazanmış kadar mutlu olurduk. Formalarımızı kendimiz imal ederdik. Beyaz fanilaları alır bir kazanda kumaş boyası ile kaynatır, sırt numaralarını deri kumaştan keser, terzi amcalara diktirirdik. Şortlar ise paçalı bir örnek iç çamaşırlarımızdı. Futbol ayakkabısı olanlar çok azdı. Genelde potin veya bez ayakkabılar ile oynardık.

    Daha aklıma gelenler bunlar. Size yazarken inanın yeniden çocukluğumu yaşadım. Bu yüzden şanslı nesil idik. Ama şimdiki neslinde şanslı olduğu noktalar çok fazla . Önemli olan biz büyüklerin çocuklarımıza o imkanları sağlayabilmemizdir.

    Sağlıklı bir nesil yetiştirmek istiyorsak çocukları sağlıklı ortamlarda doğa ile baş başa bırakın.

    ÇOCUK OYNAYARAK BÜYÜR:

    Dolu dolu ve çok renkli geçen çocukluk hayatımı sizlere aktarırken, bir yandan da (eğitimci olduğum için) kendimce önemli bulduğum bazı konularda mesajlar vermeye çalışıyorum. Hikaye tarzındaki anlatımımla sizleri sıkmadığımı ümit ediyorum. Eleştirileriniz olursa mail adresim aşağıda.

    Gelelim bisiklete : İnsana çocukluk yaşlarından itibaren ,hayatı boyunca lazım olacak en lüzumlu gereç.

    İnsan hareket ettiği sürece yaşamını devam ettiren , gelişen , canlılık kazanan varlıktır. Bu yüzdendir ki yaşadığınız günlük hayatı çocukluğunuzdan itibaren gözden geçirin. İster çocuk olun ister bir yetişkin . Her gün işe gidip gelirken bisiklete bindiğinizi düşünün. Bu, o gün içerisinde yapmış olduğunuz belki de tek düzenli hareket olacaktır. Bunu rutin uygulayarak alışkanlık haline getirdiğinizi düşünün, kötü mü olur?

    Günümüz insanı hareket fakiri. Bu, çocukluktan itibaren yaşadığımız monoton, durağan, tembel yaşam tarzı sağlığımızı olumsuz etkilemeye başladı.

    40 yaşın üzerindekiler ; bir 40 yıl önceki, birde şimdiki insanların fiziki yapılarına bakın. Şimdiki nesle baktıkça içim acıyor. Önce sağlıksız bir beslenme, sonrası bilgisayar ve sınav bağımlısı bir nesil. Çocuklarımızın tek gelişen organları beyinleri! Öyle olunca da görüntü; orta yerinden bağlanmış et torbası. Allah muhafaza bu nesillerin ömürleri çok olmaz. Her şeyin başı sağlık. Sağlıklı bir nesil olmayacaksa ben neyliyeyim, gelişen beyinleri. Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur. Sağlıksızsanız hiçsiniz. Yine nereye geldik bilin bakalım.
    E Ğ İ T İ M , Eğitim, Eğitim….

    Şimdiki çocuklar daha okula gitmeden ana sınıflarında yarıştırılmaya başlanıp, en güzel zamanları kapalı mekanlarda yarışlar içinde geçiyor.

    Sonrası mı ? Sağlık sektörümüze sağlıksız müşteri oluyorlar.!

    Bırakın şu çocukları. Kafalarını, kendi kapasitelerince doldursunlar. Siz onları eğitin yeter. Onlar eğitilirken öğrenirler.

    BUNUN İÇİN DE OKULLAR YETER.

    Çocuklara hazırlık sınavları yerine bisiklet şölenleri tertip edin. Oyun oynasınlar, spor yapsınlar, doğa ile tanışsın. düşe kalka büyüsünler, yeri geldiğinde kavga etmeyi, sevinçlerini ve acılarını paylaşmayı yaşayarak öğrensinler, ağlasınlar, gülsünler. Bir ömür yaşayacakları bu dünyaya alışsınlar. Başka dünya yok. Yaşam için gerekenler bunlar.

    Şimdiki nesil tek düze yaşamları sayesinde obez oluyor. Çocuklar yürümekten aciz. Bunlardan allame-i cihan (dünya alimi) olsa ne yazar. Bizim çocukluluğumuzun hareketliliğinin yüzde biri kalmadı.

    Tüm Eğitimciler; Size sesleniyorum. Sonuna kadar da sesleneceğim. SİZİN MESLEĞİNİZ ÖĞRETMENLİK, İŞİNİZ EĞİTMENLİK. Çok büyük bir yükümlülüğe sahipsiniz. Bunun hesabını direkt Yaratana karşı vereceksiniz. Hiç bir mazeretiniz yok. Bu mesleği seçerken düşünecektiniz.

    Çünkü ALLAH’ın yarattığı en üstün varlığı yetiştirmekle yükümlüsünüz.

    Para kazanmak için, bana ne eğitimcilikten, salla başı al maaşı zihniyetine sahipseniz, yandınız. Hemen bugün bırakın bu mesleği, vallahi faturası çok ağır…

    Eğer” ben zaten bu düşüncedeyim“ diyorsanız, Allah yolunuzu açacaktır.

    Sağlıcakla kalın sevgili okurlarım. SAYGILARIMLA. 2 Mayıs 2013

    NAZMİ SÜLDÜR

    Devamını Oku

    BİZ, BİSİKLETE BİNER, TOPRAKTA OYNARDIK..!

    0

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    Sevgili okurlar; bugün size çok hoşunuza gideceğine inandığım çocukluk anılarımdan bahsedeceğim. Bu yazımı, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının anısına, bir insanın yetişmesindeki en önemli unsur olan çocukluk döneminin önemini vurgulamak ve ileriki yaşlar için ne kadar önem arz ettiğini belirtmek üzere bir defa daha kaleme aldım.

    1960 yılıydı bisikletle tanışmam. Ne kadar sevinmiştim anlatamam. Babamın görevi dolayısıyla Keçiborlu Etibank Kükürt İşletmesinde idik. 6 yıl öncesi orada doğmuşum. Çok güzel bir çocukluk geçirdim. Lise hayatıma kadar orada geçirdiğim o güzel yılları unutamam. O tarihlerde Keçiborlu da, Kükürt İşletmesi sayesinde gelişmiş, sosyal ve geniş kültürlü bir ortam vardı. 1970 yılına kadar (biz o yıl ayrıldık oradan) orada yaşam süperdi.

    Bu hava, işletmenin kapatıldığı 1980 li yıllara kadar sürdü. Kükürt İşletmesi içerisinde disiplinli, seviyeli, her türlü sosyal etkinliği bulabileceğiniz çok müstesna bir yaşam vardı. O tarihlerde, bugün bile olmayan iş ve sosyal yaşam ortamı hem biz çocuklara hem ailelerimize hem de Keçiborlu halkına olumlu bir şekilde yansıyordu.

    Sizlere biraz daha açarak anlatayım. O zamanki yaşantıyı hala özlerim. Biz çocuklar üzerindeki etkisi çok büyüktür. O zamanın Keçiborlu’sunda yetişmiş tüm insanlar son derece kültürlü ve sosyaldi. Eğitim seviyesi üst düzeydeydi. O devirde birlikte yaşadığımız tüm insanlar, günümüzün süper gelişmelerinden biri olan Demokratik açılımlara bile ihtiyaç duymaksızın yaşamlarını, biz birlikte Türkiyeyiz düsturu ile devam ettiriyorlardı(!).Hiç bir insanın, birlikte yaşadığı komşusu ve arkadaşının, etnik kökeni, dini ve siyasi görüşü sorun olmayı bırakın, aklına bile gelmezdi. Yurdumuzun her kesiminden, her kültüründen, her çeşit güzel insanlar vardı. Demokratik yaşam biçiminin mükemmeliyetini ilk orada yaşayarak öğrenmiştim. Çünkü işletmede görevli mühendis, memur, müdür, vb kişilerin çoğunun eşi öğretim üyesi veya öğretmendi. Eş durumundan mecburen Keçiborlu’da hizmet yapmak zorunda idiler. Söylediğim gibi bu durum 1940 lı yıllarda başlamış olup, gelişmekte olan ülkemizin bir köşesinde medeniyet meşalesi olarak etrafını aydınlatıyordu. Ne yazık ki en fazla ortaokul vardı. Lise ancak 1972 de açılmıştı. Ben 1968 de liseye başladığımda otobüsle Isparta ŞAİK Lisesine gidip geliyordum.

    Kükürt İşletmesi içerisindeki sosyal ortamda, yok yoktu. 100 e yakın lojmanda yaklaşık 400 kişi yaşardı. Herkes birbiri ile son derece samimi ve kaynaşmış durumda idi. Çünkü o ortam, Türkiye’nin dört bir tarafından gelen insanların toplandığı bir kültür mozaiği idi adeta. 100 ailenin 1 aile imişcesine yaşadığı, herkesin tüm özelliklerini ve güzelliklerini sergilediği müthiş bir platformdu. İşletmemizde hastane, sinema, park, lokal, yemekhaneler, fırın, şimdiki marketler gibi her şey bulunan bir kantin, futbol, voleybol basketbol

    sahaları ile 2 de Tenis Kortu vardı. 1960 da 6 yaşımda tenis oyuncusu idim. Kışın kayak yapardık. Yazın biz çocuklar için lojmanların arkasındaki kayalarda büyüklerimiz tarafından oluşturulan kalelerde savaş oyunları oynar, kamp yapardık. Çoğu zaman büyükler de biz çocuklara katılırdı. Haftada 2 gün akşam büyüklere, hafta sonu öğleden sonra çocuklara sinemamızda film gösterilirdi. Yine 3 ayda bir tiyatro gelir, bazen de işletme içerisindeki gençler oyun hazırlayıp sergilerlerdi. Büyük lokalde her ay düzenli olarak yemekli eğlence yapılırdı. Her gün ayrıca lokalde 3 öğün yemek çıkardı. Lokalin önünde park, içerisinde ayrıca çocuk parkı vardı. Her yaz isteyenlere Türkiye’nin çeşitli turistik bölgelerine işletmenin otobüsü ile geziler düzenlenirdi. Akşamları çok aile kendi başına yemek yemez. 2-3 komşu birinin evinde birleşir, kendine has kültürleri ile hazırladıkları yemeklerini de birleştirir, öyle yerlerdi. O birlikteliklerde tüm Türkiye vardı. Biz çocuklar için yeryüzü cenneti idi. Tüm imkanlara sahiptik. Sabah akşam okul dışında bir saat ödev yapar sonra sokakta oynardık. Biz Allaha şükür sokakta oynayarak doğanın bağrında büyüdük.Toprakta oynadık, çamura bölendik, gıdamızı topraktan aldık, Ağaçların tepesinde doğal meyvelerle büyüdük, komşu bahçelerden erik çaldık, düştük,ayağımız,kafamız yarıldı,derelerde suya girdik, 5 saat durmaksızın top oynadık,terli terli su içtik, yaramazlıklar yaptık, annelerimizden çok temiz sopalar yedik. Yani biz adam gibi adam olarak doğanın bağrından geldik.

    İlkokulu 19 Mayıs ilkokulunda Halit hocamda okudum.50 kişi idi sınıfımız. Ama bir dünya iyisi Halit Hocam sayesinde çok iyi yetişmiştik.

    O zamanlar bitirme sınavları olurdu. Öyle 5.sınıfı bitirmekle herkes ilkokul mezunu olmazdı. 5.sınıf sonunda olgunluk, bitirme sınavı yapılır geçenler ilk okuldan mezun olurdu. Şimdiki gibi herkes ilkokuldan mezun olamaz, olanlar orta okula devam eder, olamayanlar çıraklığa verilirdi. Hiç olmazsa şimdiki gibi herkes hiçbir şey olamaz değil, herkes bir şey olurdu. Mesela dışarıda okuyup memleketine gelen adam, ilkokulda birlikte okuduğu arkadaşında traş olurdu.

    Memlekette o zamanlar sınav derdi olmadığı için çocuklar yaradılışlarının gereği doğada oynayarak büyür ve gelişirdi. Şimdiki yaşıtlarına göre daha sağlıklı ve daha bilgili olurlardı. İnsan gibi insan olurlardı…

    Bisiklet diye başladın anlattıkça anlatıyorsun diyorsunuz . Biliyorum.

    Bisiklet işin bir parçası size herkese nasip olmayacak ama olması gereken şekilde yaşadığım o güzel çocukluk hayatımı o güzel ve örnek günleri anlatıyorum.

    Bisikletle ilk tanışmam 1960 yılıydı demiştim. İlk okul 1. sınıfa başlayacağım günlerdi. Babamın bir mühendis arkadaşı Fransa’ dan gelirken alıp Türkiye ‘de binerim diye getirdiği Peguet (Pejo) marka 3 vitesli süper bisikletini aşırı şişmanlayıp rahatsızlanınca, babama” senin Nazmi ‘ye vereyim ele gitmesin “diye cüz’ i bir fiyata vermiş.Babam da satın alıp bize hediye etmişti. Hayatımda bisikletle tanışmam böyle olmuştu, ama böyle ilginç bir araçla tanışmam daha

    süperdi. O zamanlar Türkiye ‘de çeşitli bisikletler vardı ama her halde böylesi hiçbir yerde yoktu. Hemen bir haftada bacaklarım yetişmese de yandan çarklı binmeye başladım. Tüm dünyalar benimdi tabi ki, ama arkadaşlarım arasındaki havam bir başkaydı. Tüm arkadaşlarımı da bindirirdim. Biz paylaşmacı eğitim alıyorduk. Şimdiki gibi bencil nesil değildik. Herkes her şeyini yine herkesle paylaşırdı. Ama herkes de malının kıymetini bilirdi.

    O bisiklete 19 sene ben, kardeşim Ayşe ve tüm çocuklar bindik, Defalarca devrilmesine,türlü kazalar geçirmesine rağmen lastik patlaması dışında bir şey olmadı. Öyle sağlam bisiklet bir daha görmedim. 19 yılın sonunda da o bisikleti bir aile dostumuzun oğluna hediye etmiştik. Takip ettiğim kadarı ile bir 6-7 sene de o bindi. Ondan sonra ne o canım bisikletimi gördüm ne de son sahibini. …

    1960 yılından sonra bisiklet benim hayatım olmuştu. Her gün babam okuldan sonra 1 saat binmeme izin verirdi. Bisiklete bindiğim zaman bulutların üzerinde uçarmışcasına mutlu olur, indikten sonra siler, zincirlerini, göbeğini , tekerleri yağlar, bodrumdaki yerine özenle koyardım. Çok zamanlar onunla bir insan gibi konuşurdum. 2-3 yıl sonra biraz daha büyümüş, bisikletimi tam bir hakimiyet sağlayarak kullanır olmuştum. Hatta çeşitli cambazlıklar da yapıyordum. Kız kardeşim Ayşe de benim kadar, hatta benden daha korkusuzca binerdi. Erkek Ayşe denmesinin hakkını da verirdi . Bazen ben abisini (ben biraz hassastım, kavgaya pek gelemezdim, hala da öyleyim) bana sataşmak isteyenlere karşı da korur, onları hırpalardı . Bisiklete öyle delicesine binerdi ki onlarca defa düşüp yaralanmış 2 defa da köprüye çarpıp uçarak burnunu kırmıştı.Benim Pejom’ un en önemli özelliği vitesli oluşu idi. Daha 1980 ler den önce Türkiye’de vitesli bisiklet yoktu. Rampaları soluksuz çıkar düz yolda Jawa Motorsikletlerle yarışacak hıza ulaşırdım.! 1969 lar da çıkan mobiletler hiçbir koşulda benimle yarışamaz, deli olurlardı. Onun için benim bisikletim hem Keçiborlu ‘da iken , hem de Isparta’ya geldikten sonra bisikletler arasında Ferrari havasında idi. Çok kişi bir defa binmek için can atardı.

    Bisikletime biraz ara verip, İlkokul yıllarıma geri dönelim. 19 Mayıs ilkokulu 5 derslikli ama kalabalık bir okuldu. Keçiborlu’ nun en eski ve köklü okuludur. Sonra öğretmen evi olarak kullanıldı, şimdi de yıkılmış. Şimdiki Hükümet binası bizim okulun önüne yapıldı hiç unutmam . Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel açılışını yapmıştı. 1962 olabilir. Rahmetli babaannem beni tutup Cemal Gürsel’in elini öptürmüştü. Rahmetli Babaannem eski Osmanlı ordusuna mensup bir subay kızı idi. Bayramları, özel günleri ve erkanı severdi.

    Okul işletmeye 1500 metre uzakta idi. Ama imkan olmasına rağmen servisle falan da gitmezdik. Yerde bir metre kar da olsa kendimiz bata çıka gider gelirdik. Kış ta olsa , yaz da olsa soğuk , sıcak demez çocukların en büyük gıdası olan sokakta oyunumuzu oynardık. Bugünlük bu kadar yeter. Gelecek yazımda o

    zamanlar oynadığımız oyunlardan ve çocukluğumuzdan devam edeceğim. 23.04.2013.

    Sağlıcakla kalın. Sevgili okurlarım. SAYGILARIMLA.

    NAZMİ SÜLDÜR

    Devamını Oku

    GÖZLER KALBİN AYNASIDIR

    0

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    Artık o güzelim ilkbaharın aylarındayız. Tabiat yeniden uyanıyor. Tüm dünya güzellikleri sergilenmeye başladı. Tabii ki en önemlisi biz insanlarda da, organizmamız yeni bir uyanış hazırlığında. Kendini yeniliyor. Beynimiz, hiç eskimeyen kalbimize komutunu veriyor. Kalbimizde, gözlerden gelecek sinyallere hazır, bekliyor.

    Haydi güzellikleri gör artık benim engin gönlüm.

    Nerden çıktı bu gözler, derseniz. Bugün çok sevdiğim bir şarkıyı radyoda dinlerken, o duygular canlandı birden. Atilla Yelken’e ait bu şarkıyı nedense çok severim. Zamanında Emel Sayın ile bütünleşmiş, bizim yüreğimizde de ayrı bir yer yapmıştı.

    Evet..konumuz gözler. Hakikaten anlatılamaz onlar. Rabbim öyle kutsal bir vazife vermiş ki onlara.

    Tüm canlıların en öncelikli, en tesirli iletişim aracıdır.

    Bu alemi görsel olarak tanımamıza sebeptirler.

    Aslında kullanabilme mertebesine ulaşabilsek.! En büyük silahtır.!

    Yine vücudumuzun en önemli gücüdür. Yalnız kullanmak her kula nasip değildir.

    Onu da, beynimizi kullanabildiğimiz ölçüde sınırlı olarak kullanabiliyoruz. İlmimiz arttığı, dolayısıyla beyin açılımımız yükseldiği ölçüde görme değerlerimiz de onunla doğru orantılı olarak yükseliyor. Neyse konumuz bu değil.

    O muhteşem bir çift organ ve etkileri;

    O gözler yok mu o gözler. Uğruna nice şiirler yazılmış, nice besteler yapılmıştır. İnanmazsınız ben bile ilk şiirlerimden biri olan ‘Sebepsiz’ i 1976 yılında o bir çift organ için yazmıştım.

    SEBEPSİZ

    Hayat diyorlar işte bu akışa,

    Neden ?, Nasıl ?, Niçin ?

    Geçmiyor insanın bir günü kedersiz, dertsiz.

    Aman Allahım.! dikmiş gözlerini de bakıyor öylesine,

    Eh. Vallahi bir anlam veremedim bu bakışa,

    Ama, düşündüm de, hiçbir göz öyle bakmaz ki sebepsiz..

    Ne diyelim. Yaş 22, demek ki etkili bir çift gözmüş ki bizi satırlara sevk etmiş. Ne güzeldir o bir çift organın anlattıkları. Bazen saatlerce konuşmadan, sadece bakışarak çok şeylerin anlatıldığını çok iyi bilirim. Rabbim sen ne büyüksün. Bizi ne mükemmel yaratmışın. Bunu şu yaşımda, geriye bakarak daha iyi idrak edebiliyorum.

    Bize bu yalancı dünyada her yaş için ayrı ayrı tattırdığın hazlar için. Sana ne kadar hamd etsek azdır.

    Yalan dünyamız böyleyse, asıl yaşamımızı tahayyül dahi edemiyorum. Sana sonsuz şükürler olsun.

    Bakın o güzel şarkıda Atilla Yelken nasıl anlatıyor:

    Gözler Kalbin Aynasıdır – Atilla Yelken

    Gönül bir aşk yuvasıdır
    Ümit aşkın rüyasıdır
    Seviyorsan hayır deme
    Gözler kalbin aynasıdır

    Gözler kalbin aynasıdır
    Yalan nedir bilmez onlar
    Siyah mavi yeşil olsun
    Aşkı inkar etmez onlar

    Şiir gibi, roman gibi
    Okuyorum ben aşkını
    Öylece bak gözlerime
    Çevirme hiç bakışını

    Gözler kalbin aynasıdır
    Yalan nedir bilmez onlar
    Siyah mavi yeşil olsun
    Aşkı inkar etmez onlar

    Yağmur gibi damala damla
    Seven gözler konuşurlar
    Gözden kalbe bir yol gider
    Ayrılanlar kavuşurlar

    Gözler kalbin aynasıdır
    Yalan nedir bilmez onlar
    Siyah mavi yeşil olsun
    Aşkı inkar etmez onlar

    Ne kadar güzel değil mi? Şimdi de bir başka bakışla o muhteşem gözler…

    Gözler
    Gözler var gözler içinde seçilen
    Bir baksa baktığı yerden geçilen
    Gözler var üstünde ne çok göz izi
    Gözler var ne görün, ne görsün sizi
    Gözler var gecikmiş yağmurlar gibi
    Ki bulutsuz güneşte yağar gibi
    Gözler var karanlık papaz adası
    Ağır günahların hazin sedası
    Gözler var orta yerde çınar altı
    Demli bir çay ve simitle kahvaltı
    Gözler var çok erken görmekten yorgun
    Bir küçük adam babasına dargın
    Gözler var denizin derin yerinde
    Mavera dede atlar sedirinde
    Gözler var üzerine mil çekilmiş
    Kimine ateşli bir dil çekilmiş
    Gözler var merhamettir, annem akar
    Ve babam hem bana hem de kabre bakar
    Gözler var ufukta bir karaltıda
    Yoksa yerin üstüde bir altıda
    Gözler var Allah’ın nuruyla bakar
    Gözler var Allah nuruyla bakar…
    Mustafa Şirin Lahumeyan

    Aman Yarabbim, bu ne güzel bir anlatım. Sağolasın Lehumeyan.
    Bakın Osman kardeşimiz de nasıl anlatmış o gözleri.

    Gözler
    Anlatmak için, yetmez cümleler,
    Uğruna feda edilir, tüm geceler,
    İçten bir bakışla, ömür tazeler,
    Gözler yok mu, o şifalı gözler…

    Dünya dardır inan, çatılınca kaşı,
    Hasta eder insanı, iki damla yaşı,
    O tatlı bakışları, yakar çok başı,
    Gözler yok mu, o belalı gözler…

    Bir edalı bakışı, dünyaları değer,
    Bin türlü manâ var, anlarsan eğer,
    Onlarla hissedilir, sevinçle keder,
    Gözler yok mu, o anlamlı gözler…

    Yeşili ile, cennetteyim sanırsın,
    Kahverengiyle, sevdayı tanırsın,
    Mavilerinde, yıldızları sayarsın,
    Gözler yok mu, o esrarlı gözler…
    Osman İnci

    Bu güzel ilkbahar günlerinde;

    Gözleriniz, gönülleriniz her daim engin olsun değerli dostlarım.
    Saygı ve sevgilerimle.

    Nazmi SÜLDÜR

    Devamını Oku

    ‘Hem Padişahın işi ne?’

    0

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    Bu hikayemi 5 yıl önce yayınlamış ve çok beğeni almıştım. Bugün nedense bilmem, sizlerle tekrar paylaşayım istedim. Sanırım sizleri derin düşünceler ile başbaşa bırakacak.

    Sultan Murad Han o gün bir hoş”tur. Telaşeli görünür. Sanki bir şeyler söylemek ister sonra vazgeçer. Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil. Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:

    Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var?

    Akşam garip bir rüya gördüm.

    Hayırdır inşallah?..

    Hayır mı şer mi öğreneceğiz.

    Nasıl yani?

    Hazırlan, dışarı çıkıyoruz.

    Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki, padişah hâlâ gördüğü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri, kararlı adımlarla Beyazıt”a çıkar, döner Vefa”ya, Zeyrek”ten aşağılara sallanır. Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatle bakınır. İşte tam o sırada yerde yatan bir ceset gözlerine batar, sorarlar;

    Kimdir bu?

    Ahali: – Aman hocam hiç bulaşma, derler. Ayyaşın meyhusun biri  işte!..

    Nerden biliyorsunuz?

    Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz… Bir başkası tafsilata girer;

    Biliyor musunuz, der. Aslında iyi sanatkârdır. Azaplar çarşısı”n da çalışır. Nalının hasını yapar… Ancak kazandıklarını içkiye, fuhuşa harcar. Hem şişe
    şişe şarap taşır evine, hem de nerde namlı mimli kadın varsa takar peşine..

    Hele yaşlının biri çok öfkelidir.

    İsterseniz komşulara sorun, der. Sorun bakalım onu bir cemaatte gören olmuş mu?.. Hasılı, mahalleli döner ardını gider.

    Bizim tedbili kıyafet mollalar kalırlar mı ortada!..

    Tam vezir de toparlanıyordur ki, padişah keser yolunu Nereye?

    Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım. Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem…  Ama biz gidemeyiz, şöyle  veya böyle tebamızdır. Defini tamamlamak gerek. İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar, kurtuluruz vebalden.

    Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha.

    Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?

    Mollalığa devam… Naaşı kaldırmalıyız en azından.

    Aman efendim, nasıl kaldırırız?

    Basbayağı kaldırırız işte.

    Yapmayın, etmeyin sultanım, bunun yıkanması, paklanması var. Tekfini, telkini…

    Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasilhane bulmalıyız.

    Şurada bir mahalle mescidi var ama…

    Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?

    Ne bileyim, Ayasofya”dan, Süleymaniye”den, en azından Fatih Camii”nden…

    Ayasofya ile Süleymaniye”de devlet erkanı çoktur. Tanınmak istemem. Ama  Fatih Camii”ni iyi dedin. Hadi yüklenelim… Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen tabut bulur. Padişah bakır kazanları vurur ocağa… Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar ki, naaş; ayan beyan güzelleşir sanki.

    Bir nurdur, aydınlanır alnında. Yüzü sâkilere benzemez. Hem manâlı bir tebessüm okunur dudaklarında. Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin de  keza… Meçhul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine bir hayli vardır daha… Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır.

    Sultanım, der. Yanlış yapıyoruz galiba…

    Nasıl yani?..

    Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kim bilir  belki hanımı vardır, belki yetimleri?..  Doğru, öyle ya, neyse… Sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim.

    Vezir, cüzüne, tesbihine döner, padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler. Sanki bu vefatı bekler gibidir.

    Hakkını helal et evladım, der. Belli ki çok yorulmuşsun. Sonra eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar, şakaklarına dayar…

    Ağlar mı? Hayır. Ama gözleri kısılır, hatıralara dalar belki. Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından…

    Biliyor musun oğlum? Diye dertli dertli söylenir…

    Bizim efendi bir âlemdi, vesselam… Akşamlara kadar nalın yapar… Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya!..

    Niye?

    Ümmeti Muhammed içmesin diye…

    Hayret…

    Sonra, malum kadınların ücretlerini öder eve getirirdi. Ben sizin zamanınızı  satın aldım mı? Aldım, derdi. Öyleyse şimdi dinlemeniz gerek… O çeker gider, ben menkîbeler anlatırdım onlara… Mızraklı ilmihal. Hucceti İslam okurdum…

    Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki…

    Milletin ne sandığı umrunda değildi. Hoş, o hep uzak mescidlere giderdi. Öyle bir imamın arkasında durmalı ki, derdi. Tekbir alırken Kabe”yi görmeli…

    Öyle imam kaç tane kaldı şimdi?

    İşte bu yüzden Nişancı”ya, Sofular”a uzanırdı ya… Hatta bir gün; Bakasın efendi, dedim. Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek. inan cenazen kalacak ortada…

    Doğru, öyle ya?..

    Kimseye zahmetim olmasın deyip, mezarını kendi kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. iş mezarla bitiyor mu, dedim. Seni kim yıkasın, kim kaldırsın?
    Peki o ne dedi?

    Önce uzun uzun güldü, sonra;

    Allah büyüktür hatun, dedi.

    Hem padişahın işi ne?

    Aman YARABBİM.! son zamanlarda duyduğum en güzel hikaye.Bu kadar güzel bir kıssa olabilir mi?

    Demek ki;Niyetin ve icraatların halis olacak, gerisi ALLAH KERİM.

    SAĞLICAKLA KALIN DEĞERLİ DOSTLARIM.

    SAYGILARIMLA.
    NAZMİ SÜLDÜR

    Devamını Oku