DOLAR 16,6891 0.29%
EURO 17,4299 0.17%
ALTIN 974,540,18
BITCOIN 315977-5,47%
Isparta
20°

AÇIK

20:47

AKŞAM'A KALAN SÜRE

Fatih Buğra Akbaş

Fatih Buğra Akbaş

02 Ocak 2013 Çarşamba

Duygu ve Sanat

0

BEĞENDİM

ABONE OL

‘’Yaratıcı eylem, insanın ve doğanın karşılıklı etkileşiminin bir aşamasıdır. Bu, toplumsal bir karakter taşır. Sanat, yaşamı insanileştiren bir olgudur.’’ Bu ünlü betimleme ile sanatın tanımı yapılabilir.

Eğer sanat eylemi toplumsal bir karakter taşıyorsa, toplum da sanatsal bir eylem taşımaz mı?
Taşırsa, nasıl taşır?

Bunu tartışalım…

Devlet, yükümlü olduğu vatandaşının hayatını idame ettirmesine hizmet eder ve bu şekilde varlığını sürdürür. Böylelikle bireye barınma ve sağlık gibi temel hizmetler verir. Kısacası devlet; bayındırlık ve güvenlik gibi iki temel kolon üzerine yapılanmak zorundadır. Bu yapılanmalar bireyi yaşatır; fakat geliştirmez. Gelişme için, yaşamamıza hizmet eden sosyal örgütlenmenin ruhlarımızı da idare etmesi gerekir.

Güvenlik temeli ile asker, polis gücü oluşuyorsa, ruhlara hizmet eden bir temel ile de edebiyat, felsefe ve bilim alanında bir güç oluşur. Bu sebeptendir ki entelektüel anlamda aydınların ortaya çıktığı dönem, toplumun siyasal olarak en iyi olduğu dönemlerdedir. Atina’nın Persler’e karşı kazandığı savaştan sonra siyasal olarak doruğa ulaşması, Augustus’un barış döneminde Roma edebiyatının altın çağını yaşaması, İspanya egemenliğinden kurtulan Hollanda’nın ekonomik ve denizcilik açıcından gelişmesiyle, 17. yüzyılda büyük ses getirmesi herhalde şans değildir.

Buna, siyasal başarının kültürle etkileşimi de denilebilir; fakat siyasal başarının getirdiği ulusal duygunun kültürle olan bütünlüğü daha önemlidir.

Vatan sevgisinin, benzersiz eselerlerin ortaya çıkmasında sanatçıyı harekete geçirmesi, devletin, halkına verdiği hizmetin göstergesidir. Bu eserlerin meydana gelmesinde ise ulusal duygunun ateşleyici gücünü unutmamak gerekir. Bir aydına bu ulusal duygu yön verir. Bu ulusal duygusallığın verdiği hareketlendirmenin de şovenlikle uzaktan yakından alakası yoktur.

Bakalım Türkiye’ye…
Birbirini yok eden bir toplumda ne mamurluk olur ne de güvenlik…
Böyle bir toplumun da ulusal duygusu ancak; korku, öfke, suçluluk, hayal kırıklığı ve özgüvensizlik olabilir.

Peki çözüm?

Biz ulus bilincine sahip olamadığımıza göre; ya ulusal duygularımızı özelleştirip kurtulacağız ya da dışarıdan bir ulusal duygu ithal edeceğiz.
Başka türlü olmaz…

Fatih Buğra Akbaş

Devamını Oku

Satılık Kelepir İnsan

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Geçen gün internette arama yaparken bir forum sitesinin ilan sayfasına girdim.
Bu sayfada sanal olan her şey satılabiliyor.
İnternet sitesi adresleri, e-posta adresleri…
Hatta internet üzerinden oynanan oyunlardaki karakterler bile satışta.
Öyle bir göz atıp geçiyorum, ne de olsa yıllardır böyle şeyler satılabiliyor.
Tam sayfadan çıkacakken bir kullanıcının açtığı başlık dikkatimi çekti.
‘’İki yüz bin kişi takipçisi olan facebook sayfası satılık’’
Dikkatlice baktığımda bu tarz ilanlardan yüzlerce görüyorum.
Herkes bir sayfa açmış, birkaç takipçi toplamış, satıyor.
Üstelik sadece facebook değil, yoğun takipçiye sahip twitter hesapları da satılığa çıkarılmış.
Bu, iki yüz bin takipçiye sahip olan facebook sayfasının fiyatı ise 2 bin lira…
Takipçi sayısına göre fiyatlar değişkenlik gösteriyor.
İki bin takipçi sayısına 30 lira gibi bir değer biçilmiş.
Başka bir ilanda facebook ve twitter sayfalarına takipçi kazandırabileceğini yazmış biri.
Kazandırdığı her yüz kişi için ise 10 lira da fiyat belirlemiş.
Altındaki yorumlardan anlaşılıyor ki bu sayfalara gerçekten büyük rağbet var.
Alışveriş işlemi elden gerçekleşiyor.
Kimisi sayfa satıyor, kimisi alıyor, kimisi takipçi çekerek para kazanıyor.
Yeni iş kapısı.

***

Böyle yoğun takipçi sayısı olan sayfalarda şirket ya da ürün reklamı yapılabilir.
Tek iletiyle binlerce insana tanıtım yapılabilir.
Peki, pazarlayacak bir şeyi olmayan biri ne yapar bu sayfayı?
Böyle, binlerce üyesi olan, tiyatro temalı bir sayfaya ben de üyeydim.
Sayfanın yöneticisi tiyatro ile ilgili iletiler paylaşıyordu.
Bu iletilerin arasında kişisel tanımını da yapıyordu.
Fotoğraflarını ve biyografisini haftada bir sayfada paylaşarak binlerce kişiye ulaşıyordu.
Sayfadan çıkalı uzun süre geçmesine rağmen ismini hala hatırlıyorum.
Tiyatronun ‘’t’’sinden anlamayan bu adam, sırf bu adrese sahip olduğu için binlerce kişinin tanıdığı bir tiyatrocu olmuştu.
İşin komik tarafı da tiyatroyla ilgilenen gençlerin bu adamdan ders almak istemeleriydi…

***

Defalarca denk geldim fotoğrafımı, iletimi beğenir misin diyenlere…
Bunun için de bir yöntem geliştirdiklerine şahit oldum.
Facebook’taki bir uygulama satın alıyorsunuz ve paylaşılan iletiler otomatik olarak onlarca kişi tarafından beğenilmiş oluyor.
Yani, anında onlarca kişi tarafından onaylanıyorsunuz.

***
Binlerce kişinin takip ettiği sayfanın yöneticisi olmak, iletilerine onlarca beğeni toplamak insana sınıf atlatıyor, tatmin ediyor…
Ne de olsa fiyat belirlenmiş; yüz kişi 10 lira…

Fatih Buğra Akbaş

Devamını Oku

Televizyoncukluk

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Ya popçu ya topçu derler ya…
Bu kalıp artık değişti.
Türkiye’de televizyona çıkanlar, televizyonları yönetenler dünyadaki en zengin televizyoncular.
Televizyondakilere bu kadar para veren başka ülke yok.
Başka yerde televizyoncu ve gazetecilere büyük bir fabrika ederi kadar transfer bedeli ve lüks araba parası kadar maaş ödenmez.
Hiçbir yerde bu kalitesizliğe bu kadar para ödenmez.
Bunun en büyük nedeni Türkiye’deki basının reklamla yetinmeyip kamusal alanlardan da kazanç sağlamasıdır.
Böylelikle, fonları, vergileri kullanan televizyon sahipleri kamuoyunu oluşturuyorlar.

** *

Bugün canlı program yapanlar, bölüm başına iki yüz bin dolar kazanabiliyor.
İki Yüz Bin Dolar!
Üstelik bu program sunucularının asgari ücretlik yeteneği yok.
Bazı dizi oyuncularının da bölüm başına en az 30 bin lira aldıkları biliniyor.
Reklam geliri ise 400 bin tl. civarında.
Televizyon büyük bir sektör.
Zor iş.

** *

Büyük televizyon kanalları anlaşıyor ve reklam fiyatlarını 5 katına çıkarabiliyor.
Bu durum da televizyonculukta bir tekelleşmeye meydan veriyor.
Bu zincirin diğer halkası olarak basın özgürlüğü yok oluyor.
Büyük kanallar bütün pastayı yutuyor.

***

Geçenlerde bir dizinin, televizyondan 1 milyon dolar alacağı yazıyordu.
Türkiye’de televizyonculuk, Avrupa’ya göre fakir diyenlere cevap olsun.
Ortada 1 milyonluk bir iş var mı?

Fatih Buğra Akbaş

Devamını Oku

İnternetteki Matbaa: Sanal Medya

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Teknoloji evrilerek gelişmeye devam ediyor.
Televizyonlar artık üç boyutlu.
Sinemalar 10 boyutlu.
Eskisi gibi cd’ler yok, her şey harici belleklerde.
Müzik dinlemek için ufak müzik çalarlar var.
Alışveriş için büyük internet siteleri var.
Eski çocuk oyunları için, yeni teknoloji video oyunları var.,
Her şeyin yerine yeni bir şey geçti.

***

Yıllar önce televizyon için radyonun yerini alacak, gazeteleri bitirecek dendi.
Bugün radyo da var gazete de.
Şimdilerde, gazetenin yerini internet haberciliğinin alması gündemde.
Gazetelerin kendi internet sayfaları da var, sadece internet haberciliği yapan sayfalar da…
Artık herkes kendi gazetesini çıkarabiliyor.
Bunun için büyük sermayeye de gerek yok.
Gazetenin yanı sıra; dergi, kitap gibi yazılı basın ürünleri de artık internette mevcut.
Hatta, e-müzik albümü yapanlar bile var.
Facebook’ta, Twitter’da herkes şair, herkes fotoğrafçı.
Yani internette, herkes gazeteci, herkes yazar, herkes müzisyen olabiliyor…

***

Yazılı basının ve internetin okuyucu grupları var.
Her ikisini de takip edenler, sadece interneti, sadece yazılı basını takip edenler olarak üç grup var.
Sadece yazılı basını takip edip, gazeteyi bayiden alanlar genelde internete pek girmeyen kesimi oluşturuyor.
Sadece internetten takip edenler genellikle yaşı otuzu geçmeyen genç nüfus.
Her ikisini takip edenler ise bu çağın tam ortasında, geçiş döneminde kalmış orta yaş ve üzeri insanlardan oluşuyor.

***

İnternet yayıncılığının aslında iyi tarafları var.
En önemlisi ifade özgürlüğü… Hiçbir yere bağlı kalmadan düşünce aktarılabiliyor. Sansürlenme yazılı basına göre daha zor.
24 saat ulaşabilme imkanı ve arşiv var.
Gazeteler bir gün öncesinin haberini verirken, internet her an güncel.
Ekonomik.

Ancak, bunların yanında bir o kadar da eksi yönleri var.
Günümüzde binlerce haber sitesi var.
Abidik haber nokta kom, gubidik haber nokta com…
Bilakis tüm kaynakları ya büyük gazetelerin siteleri ya da haber ajansları… Bazılarında kaynak bile yok.
Bunları denetleyen bir kurum da yok.
Dolayısıyla haberlerin güvenilir olup olmadığı da belli değil.
Gazetelerin kültür sanat, siyaset, ekonomi gibi birçok bölümü ve bu bölümlerde çalışan uzmanlar varken, internet gazetesindekiler hem gazeteci, hem editör hem de yönetici olmak zorunda.
Yani internet gazeteciliği daha zor…
Öte yandan, bu kadar fazla sayıda aynı formatta haber sitesinin olması rekabeti artırmakta.
Rekabet sonucunda, ziyaretçi sayısına göre değer gören siteler daha fazla hit alabilmek için çaba sarfediyorlar.
Bu da aynı gazetelerde olduğu gibi internette de televole kültürünün oluşmasına neden oluyor.
Kalite düşüyor.

***

Gelecekte yazılı basın bitebilir.
Bitmeye de bilir.
Belki, her gün okul kantininde duymak zorunda kaldığım ‘’Gaste alır mısınız arkadaşlar, sadece 50 kuruş’’ feryadının yerini başka bir şey alabilir.
Kim bilir?
Okuyucu…

Fatih Buğra Akbaş
14.04.12

Devamını Oku

Düne Ait Sözler Dünde Kaldı, Yeni Sözler Söylemek Lazım

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Evrende her şey her an değişmekte, gelişmektedir. Değişim hayatın bir parçasıdır. Her an bir önceki andan daha ileridedir.
Bu eytişime çağdaşlık da diyebiliriz.

Osmanlı’nın savaşlarda Batının ilerlemiş ülkelerine karşı savaşları kaybetmesiyle, Osmanlı yöneticileri önlem olarak, öncelikle askeri alanda olmak üzere bir çok alanda başta Fransa olmak üzere batının gelişmiş ülkelerini örnek almışlardır. Böylesine eytişim içinde olan dünyada bu değerlere ayak uyduramamak çöküşü getirir. By yüzden o dönemdeki yöneticileri de ihanetle suçlamaktan vazgeçmeli, dönemin koşullarına göre düşünce yürütmeliyiz.

1700’lerden beri teknoloji ve bilimde ilerlemiş olan batı, bu avantajlarını emperyalist amaçları için kulandırlar. Sömürüden köleleştirmeye, toplu katliamlardan insan ticaretine kadar her yolu denediler. Bunların ardından Birleşmiş Milletler İnsan Hakları mahkemesini ve Kopenhag kriterlerini oluşturan yine bu batılı devletler oldu. Ama bir türlü bu kriterleri kendileri benimseyemediler. ‘’Ben’’i ‘’Biz’’e dönüştüremediler.

İstiklal savaşından sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla Batıya karşı savaşan Türkiye yine Batı Avrupa’nın yönetim biçimini yaşama geçirdi.

Yani o döneme göre çağdaşlaşmaya batılılaşma aynı şey değil. Öyle olsaydı, İngiliz derneklerine üye olunur ya da Amerika mandalığı kabul edilirdi.
Ya bugün?

Elbette batılı olmakla çağdaş olmanın arasındaki farkları aydınlarımızın yeniden değerlendirmesi gerekir.

Geçtiğimiz günlerde AB, Türkiye’ye vize kolaylığı sağladı.
Hadi hayırlı olsun…

‘’Aklıma Gelmişti.’’

BM’nin insan haklarına bu kadar laf atmışken bir de bizdeki insan haklarına bir bakalım.
Çaycuma’da bir köprü çöktü.
15 kişi kayıp.
Bu kayıpların arasında Belediye Başkanı’nın ailesi de var.
Başkan: ‘’ Köprüye süsleme yapacaktık, çökeceği aklıma gelmişti, Takdiri ilahi’’ diyor.
Aynı şeyi Simav Depreminde, Simav Belediye başkanı da demişti.
Üstelik bu köprü 61 yıllık.
Roma’dan kalan eserler ayakta dururken 61 yıllık köprünün çökmesi de bir garip.
İşyeri ihmalleri, inşaatlardaki yolsuzluklar, kamudaki denetimsizlikler…
Kader, kısmet, Takdiri İlahi…
Bir süre AB’den ve İnsan Haklarından bahsetmeyelim…

Yaşadığımız binalar çökmezse, haftaya görüşürüz…

07.04.2012 Fatih Buğra Akbaş

Devamını Oku