Afşın Topçu – Köşe Yazısı
Türkiye’de maaş tartışmaları öyle bir noktaya geldi ki, artık ekonomi kitapları değil, karikatüristler duruma daha hakim. Hele kamuda yaşanan maaş uçurumu… resmen bilim kurgu.
Geçtiğimiz günlerde TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda bir teklif kabul edildi:
Kamuda görev yapan yöneticilere 30 bin TL’ye varan seyyanen zam. Genel müdüründen daire başkanına, müfettişinden uzmana kadar geniş bir kadroyu kapsayan bir düzenleme…
Ancak kamuoyu “Bu neyin zammı?” diye sorunca, düzenleme anında geri çekildi.
Kamuoyu tepkisi bazen doğal afet gibidir—geldi mi, hızlı gelir.
Ama bu tartışmanın alevlenmesinin asıl nedeni zam değil;
zaten yıllardır kronikleşmiş olan kamu maaş uçurumu.
Bir tarafta bir kurumun tüm yükünü sırtlayan genel müdür var, maaşı yaklaşık 90 bin TL.
Diğer tarafta yaz aylarında mesailer, ek görevler, sıcak havanın bonusları derken bazı işçiler 110 bin TL’nin üzerinde gelir elde ediyor.
Şaka gibi ama değil.
Bu maaşı duyan işçi şoför mü daha şaşkın, genel müdür mü bilemiyoruz.
Genel müdür soruyor:
“Bugün nereye gidiyoruz?”
Şoför cevaplıyor:
“Müdürüm, önce maaş bordromu göstereyim; koltuk kimde, yetki kimde bir netleşsin.”
Komik ama trajikomik.
Bu arada maaş uçurumu sadece yöneticilerle işçiler arasında değil.
Ülkenin büyük çoğunluğu asgari ücret olan 22.100 TL ile ay başını getirmeye çalışırken…
Emeklilerin çoğu 16.881 TL ile hayat mücadelesi veriyor.
Evet, 30 yıllık emeğin karşılığı bir pazara girip çıkmaya bile zor yetiyor.
Hal böyle olunca, toplumda çok doğal bir soru yükseliyor:
“Bu ülkede kim gerçekten çalışıyor, kim gerçekten kazanıyor?”
Sorunun cevabı ekonomi profesörlerini değil, mizah yazarlarını ilgilendiriyor artık.
Peki çözüm ne?
Madem genel müdür maaşını geçebilen işçilerimiz, şoförlerimiz var, o halde basit bir model öneriyorum:
110 bin TL alan işçi arkadaşlara “ister çalış, ister çalışma” hakkı tanıyalım.
Sonuçta adam genel müdürü geçmiş, ekonomiyle dans ediyor, devletin moral kaynağı haline gelmiş.
Bu performansı bozmaya gerek yok.
Ama asıl hamleyi şurada yapalım:
22 bin TL’yle geçinmeye çalışan asgari ücretlileri, 30 bin TL maaşla kamuda işe başlatalım.
Hem insanlar asgari ücretten kurtulur,
hem devlet 110 bin TL maaş veren bir pozisyon yüzünden ekonomik şok yaşamaz,
hem de kamu “çalışan mutluluğu endeksi” NASA seviyesine çıkar.
Böylece kamu maaş sistemi de kendi içinde dengeye kavuşur:
Bir tarafta “çalışsan da olur çalışmasan da olur” seviyesine yükselmiş işçiler…
Diğer tarafta “30 bin liraya yeni bir hayata başlayan” asgari ücretliler.
Ülke ekonomisi mi?
O da bu tabloyu görünce düşüp bayılır herhalde.
Asıl mesele şu:
Bu tarz maaş tasarılarıyla kamuda gizli bir “maaş yarışı” başlatmak ekonomiye fayda değil zarar veriyor.
Yöneticilere yapılacak seyyanen zam gerçekten çözüm mü?
İşçi–yönetici maaş rekabeti kime ne kazandıracak?
Bir kurumda herkes maaş bordrosuyla birbirini sollamaya çalışıyorsa, orada verimlilik değil, psikolojik gerilim filmi çekilir.
Üstelik ülkede asgari ücret 22 bin lira, emeklilerin büyük çoğunluğu 16 bin 881 lira ile hayatta kalma savaşı verirken…
Kamuda “maaş kapışması” yaşanması, toplumun vicdanında büyük bir yara açıyor.
Ekmek kuyruğunda bekleyen emekli ile genel müdürü geçen işçi aynı ülkenin vatandaşlarıysa, burada tartışılması gereken ilk şey zam değil, adalettir.
Sonuç şöyle:
Kamu maaş sistemi artık sadece ekonomik bir sorun değil, aynı zamanda ulusal bir stand-up gösterisi.
Gülsek mi, ağlasak mı bilemediğimiz noktadayız.
Ama gerçek şu ki:
Bir ülkede işçi yöneticiden fazla kazanıyorsa, ya işçi çok iyi iş yapıyordur ya da sistem çok kötü!
Hangisi olduğuna siz karar verin…
Ben sadece yazıyorum.




















YORUMLAR