NEREDE O ESKİ ISPARTA RAMAZANLARI

ABONE OL
Ağustos 20, 2012 17:46
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Dostluk ve akraba ilişkilerinin koptuğu; aynı apartmanda oturanların birbirlerini bile tanımadıkları; ölümünden yayılan koku ile haberi olduğu; her şeyin menfaat ve çıkar hesaplarına döndüğü; içki, kumar (at yarışı, loto, toto, piyango, 10 numara vs.) ve zinanın serbest olduğu; çocukların aüelenni öldürdüğü; cinayet ve tecavüzlenn arttığı, devletin ve insanların binbir hile ile soyulduğu; anarşi ve terörün kol gezdiği; partilerin birbirlerine düşman olduğu; akla hayale gelmedik çete ve örgütlerin olduğu… günümüzde, nasıl huzur ve mutluluk içinde Ramazan ve Bayram kutlanır? Biraz buruk olmaz mı?

Huzur ve güvenin olmadığı, insanların geçim derdi ile uğraştığı, bazılarının da -çalıp, çırpıp parasını nereye harcayacağını bilemediği, hastaların çaresizlik içinde kıvrandığı ve herkesin başına kakılarak, reklamlar yaparak -sözde- yardımların yapıldığı bir Ramazan ve Bayram nasıl kutlanır? Yaşıyoruz işte!

Eskiden; en fazla -5 katlı Konak Oteli hariç- üç katlı apartmanların olduğu; her evin en fazla iki katlı ve geniş bir bahçesinin bulunduğu, yollarından şarıl şarıl suların aktığı; çocukların neşe içinde oyun oynayıp, kadınların kapı önlerinde ayaklarını suya sokarak ve sohbet ederek örgü ördükleri; kapıların iple eğreti bağlanıp gezmeye gidildiği; dükkanın kapısına sandalye koyarak işe, camiye, eve gidildiği, hırsızlığın olmadığı; her evden kirkit (halı) seslerinin geldiği; Cuma günü her işi bırakıp ki film oynatan sinemaların “kadınlar matinesi” ne gidildiği, aile ve büyüklerin ziyaret edildiği; bir hafta halı başında kader tutup, radyo dinleyip, filmleri,. anlatıldığı^? haftada bir -kız beğenmek ve eğlenmek için- sırayla kiraz bahçeleri, öküz Battı, Ayazmana, Girey (kum) bağları’na gidildiği; üzümlerin bozulup, pekmezlerin kaynatıldığı, şıra, şerbet ve sirkelerin tenekelerle -bedava- dağıtıldığı; pişen yemekten “- komşuya kokmuştur.” Denilerek gönderildiği; yaşlı ve büyüklerin, öğretmen ve hocaların el üstünde tutulup çocukların üzerinde titretildiği, düğünlere şeker, pirinç, yağ gibi maddelerin gönderilip, yardımda bulunulduğu, el birliği ile düğünlerin yapılıp, eksiklerinin tamamlandığı; etrafının bağlar ve bahçeler ile çevrilmesi nedeni ile, meyve ve sebzelerin (organik) eşe-dosta dağıtıldığı; kiraz bahçeleri ve Hıdırellez zamanı akrabalarının birbirini yemek davetine çağırdığı; herkesin birbirini tanıyıp, faytonların sesleri ile çınlayan, büyük bir kasabayı andıran o eski İsparta’da Ramazan ve Bayram nasıl olurdu acaba?

1945 yılında doğup, o yokluk, ama birlik ve beraberliğin olduğu, radyo ve sinema hariç hiçbir teknolojinin ve telefonun olmadığı, insanların ufak şeylerden mutlu oldukları o günleri sizlere anlatıp, yaşı ilerlemiş olanlara nostalji, gelecek nesillere de belge olsun diye, kayda geçiriyorum…

Etrafını çeviren “gül bahçeleri” ile mis gibi gül kokan, şehrin ortasından geçen çay’a atılan “gül küspeleri” ve bunlardan yapılan tezeklerin yandıkça çıkan gül kokuları içindeki İsparta insanları dini kurallara bağlı idiler. Hatta, şimdiki gibi el ele, kol kola gezen, sokaklarda öpüşen gençleri bırakın, kız tavlamak için mahalleden geçenler, dayak yiyerek kovulur, birisi ile fmgirdeşen kızın adı çıkar, evde kalırdı. Evlenme daha ziyade görücü usulü ile olur, mesire gezeklerinde, düğünlerde, tanıdık vasıtası ile kız beğenilirdi. Şimdiki gibi, flörtle, TVİle, internetle vs. ile tanışılıp evlenilmezdi…

Ramazan ayı gelmeden önce, her aile gelirine göre hazırlık yaparlardı. Bu ay için halk arasında; “Unun arısını, yağın durusunu, pekmezin koyusunu, odunun kurusunu Ramazan’! sakla” sözü gereğince; yiyecekler, turşular, cevizler, susamlar, yağlar, unlar, tarhanalar, erişteler, tatarlar, kavurmalar, donyağlı tekerlek kıymalar, pesteller, odunlar vs. yani Ramazan için ne lazımsa önceden hazırlanır, toprağa gömülü küçük – büyük küplerde, önüne ıslak bez asılmış tel dolaplarında (ilkel buzdolabı) saklanırdı. Gazocakları, kuzine sobaları, saçlar hazırlanır, evin içi-dışı, bahçesi, çevresi temizlenir, çamaşırlar yıkamr, ütülenir ve ne gerekiyorsa yapılırdı.

Mahallenin kadın ve kızları, mahalle camisinin çevresini, içini, halılarım temizler, yıkar, silkeler, kadınların namaz kılacağı üst balkonu hazırlar, önüne perde çekerlerdi. Erkek çocuklar renkli kağıtlarla yaptıkları bayraklarla para toplar, bu para ile caminin etrafına gerilecek pır-pır kağıtlarını ve ip alırlardı. Büyükler de -mesela Karaağaç Mahallesi çevresinde olduğu gibi- dallardan yapılmış ve süslenmiş kayık ve benzeri şeyleri asarlar, Bayramın sonuna kadar asılı tutarlardı.

Ramazan aynım gelişi çok eskilerde, ayın hilâl şeklinde görülmesi ve iki şahidin Kadı’nm İminde bunu beyan etmes! üe başlardı. 29 veya 30 gün süren bu ay, her sene 11 gün önceden gelir ve 354 günlük “ay takvimine”ne göre hesaplanırdı. Başlaması ise, top atışı ile halka duyurulurdu. Bayram günü de aynı şekilde tespit edilir ve duyurulurdu.

Müftülüğün tespit ettiği bazı bir, iki -Ulu Cami başta olmak üzere-camilerde “hatimle” namaz kılınırdı. Yani, Ramazan sonunda tüm Kur’an-ı Kerim okunmuş olup, son gün de “hatim” indirilir, duası yapılırdı. (Bugün de bu gelenek birçok camide devam etmektedir.) Hatimle namaz kıldıran camilerde Teravih namazı uzun sürer, pek cemaat olmazdı. Daha ziyade yaşlılar tercih ederdi. Esas tercih edilen camiler ise, hızlı kıldıran, hatimsiz camilerdi. Bunların cemaati de hayli kalabalık olurdu.

Namazdan sonra, ilk önce erkekler çıktığı için, kadınlar sona kalır, erkekler; kadın ve kızları kapıda bekler, eve kadar götürür, daha sonra çoğu kahvelere giderdi. Onlar oyun oynarken, kadınlarda “sahur yemeği” için hazırlıklar yaparlardı.

İlk teravih namazı ile “şak-şak helvacılar” piyasaya çıkardı. Ulu Cami yanında “Topalgazi”nin dükkanının önünde (bugün yıkıldı), ya kordon çekilerek lamba yakılmış veya lüks lambası ile aydınlanmış, içinde ufak bir terazinin ve değişik şak-şaklarm bulunduğu, tekerlekli, camlı arabalar yerlerini alır, çoğu zaman sahura kadar burada satış yaparlardı.

Süleyman Altıniş, Zeki Altıniş, Münir Altıniş kardeşler ile Ali ulvi, Ali Rıza Tetik ve Hac.benliler; ezme, susamlı, kenevMı, leblebili, unlu şak-şaklar satarlardı. Cami çıkışı büyükler ramazanı sevindirmek, çocukları sevindirmek, ev halkını memnun etmek için aldığı gibi, çocukların ağlamaları ve ısrarları ile de alan olurdu. Ayrıca, kahvelerde -sahura kadar- oynanan oyunların çoğu da şak-şak ve ezme ile olduğu için, yenilenler gelir. Bunlardan alır, gider kahvede dağıtarak yenirdi. Gündüz kapalı, gece açık olan şak-şakçılar, Ramazan’m sonuna kadar faaliyetlerini, satışlarnı sürdürürlerdi.

Bugün Belediye işhanlarının olduğu yer, “Halk Pazarı” idi. Çarşamba günleri kurulan bu halk pazarında yapılan alış verişler, görülmesin, göz hakkı değmesin diye kapalı sepetlerde yapılırdı. Parası olan faytonla, “motoguzzi” (markanın ismi) denilen 3 tekerlekli, arkasında yolcu taşıyan motora binerek eve giderlerdi veya ustalar çıraklarını gönderirlerdi. Bu arada kağıda yazılı şarkı sözü yazanların yanı sıra, bir olayı, dramı anlatan “destancılarda bağırarak, şiir sekimde yazdıkları destanları satarlardı. Urgancısından, semercisine, yumurta-tavuk satanından, kasetçisine kadar ne ararsan hepsi vardı. Civar köylerden getirilen sebze, meyvenin yanı sıra, her türlü ihtiyaç maddesi satılırdı.

En az 10 karakter gerekli
Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.


HIZLI YORUM YAP