BİR KADIN TANIDIM

ABONE OL
Temmuz 5, 2012 21:09
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bir kadın tanıdım… Kucağında uyuyan bebeğiyle kaldırım taşına oturmuş, kâğıt mendil satan… Bu genç yaşta dileniyor mu diye yargılayıp, ayıplayıp yakınından hızlıca uzaklaşılan… Yaklaşmaya korktuğumuz, konuşmayı aklımızdan bile geçirmediğimiz. Yerinde olmadığımız için kendimizi şanslı saydığımız, acıyan bakışlarımızı üzerine kondurmamızın iyi insan olmamıza yeter sandığımız…

Beş çocuk annesi, hurda toplayıp satan eşinin kazandığı üç beş kuruşla ve satabildiği birkaç mendille bakmak zorunda olduğu beş çocuk… “Madem durumunuz bu kadar kötü, bu çocuğu niye yaptınız?” sorusu çıkıyor dilimden gayri ihtiyari kucağında uyuyan minik bebeği görünce. “İstemeden oldu abla, Allah verdi, kıyamadık…” diyor çaresiz haliyle. Ne denir ki bu cümlenin ötesinde.

Kimdi akşam vakti, minicik bir yavruyla sokaklarda para kazanmaya çalışan bu kadıncağız? Dilenmiyordu belli ki muhtaç bir hali vardı, utangaç ve çekingen tavrıyla.

Herkese güvenemiyordu insan, biri için mi çalışıyor, iyi niyetlileri suiistimal mi bu muhtaç görüntüsü diye sayısız soru geliyor akıllara. Ama bu sorulara yenik düşüp, hemen kestirip atmak ve henüz bir yaşında olmayan bir yavru ve diğer dört çocuğuyla onu zor hayatına terk etmek yapılacak şey değildi. Bir kere yollarımız çakışmıştı, gözlerimin içine bakmıştı çaresiz gözleriyle… Hayatımıza girmişti bir anda, sebepsiz değildi elbette bu karşılaşma. Yanına tekrar gidip adresini almıştım eşimin isteğiyle. Haklı mıydı acaba bu kadın, gerçekten zor durumda mıydı? Derdimiz bir paket mendil karşılığı verdiğimiz birkaç demir paranın boşa gideceği kaygısı değildi. Derdimiz gönlümüzde kopan fırtınalarla onun çaresizliğine bir nebze olsun ümit olabilme isteğiydi.

Biraz zaman geçti aradan. Zor bulduk evini, kıyıda köşede kalmıştı. Evdi ev olmasına, bir çatısı ve dört duvarı vardı ya, hepsi o kadar işte. Pek çoğumuzun araba garajı, kiler, depo yaptığımız, kimilerinin arabaları ya da kullanmadığı eşyaları bile sığdıramayacağı avuç içi kadar, izbe bir yer ve bu perişan evde yaşayan 7 nefes…

İçeriye buyur ettiğinde, yedi kişinin yaşadığı 2 m2 tek göz odayı gördüğümde, 180 m2 evler geçti gözümün önünden, dubleks, tripleks lüks villalar… İçinde iki eski koltuk ve yer minderi, bir küçük televizyon, bir soba ve bir de oyuncak ayıyı görünce; heybetli mobilyalar, her odaya astığımız büyük ekranlar, kaloriferli evler geldi aklıma… Saymayı unutmuş değilim, yoktu bunlardan öte eşya, yerdeki eski bir halı ve penceredeki eski bir perdenin dışında… Girişte sular içinde bir bozuk zemin ve mutfak benzeri bir taraf… Bir fırın ya da buzdolabı yoktu. Çamaşır ya da bulaşık makinesinin esamesi bile okunmuyordu. Üç beş tabak vardı dökülmek üzere olan rafta, bir küçük yağ şişesi aklımda kalan… Bir küçük banyo, değil girmeye, bakmaya zor cesaret ettiğim. Bir de çatısı yıkık, girmeye korktukları bir oda varmış ki, kapısını açıp bakmayı aklımdan bile geçiremedim gördüklerimden sonra. Evin yaşanan kısmı böyleyse, girilemeyen kısmı nasıldı, kim bilebilir?

Yanlarından ayrılıp, eve dönerken gözyaşlarıma hâkim olamadım. “Ev” dedim kendime… Burası evse, eşyasız, yıkık dökük haliyle, benim yaşadığım bir saray olmalıydı. Soframızdaki sayısız nimeti görünce zor geçti lokmalar boğazımdan… Kalbimin içinde çırpınan sıkıntı, bunca muhtaç ve cefalar çeken sayısız insanın varlığından habersizken, keyfimize keyif katıp, sefalar sürmemizdendi. Evde aylarca alışveriş yapmasam bile bizi uzun süre hayatta tutacak kadar gıdamız vardı; kuru baklagillerden tutun, dondurucuda bekleyenlere kadar. Değil bir dilim kek, bir lokma ekmek bulamazken aç insanlar, misafirlerime dolu dolu tabaklar sunacak kadar da çoktu sahip olduklarımız. Üç oda bir salon evimizin üç kişi olmamıza rağmen dar gelişinin, dolaplarımızın eski oluşunun bir anlamı kalmamıştı, bir odada yaşamanın ne demek olduğunu gördükten sonra.

Böyle bir aile içinde doğmamayı hangimiz garantiledik, hangimiz seçtik daha büyük bir evde yaşayan, daha iyi geliri olan bir aileye sahip olmayı? Hiçbirimiz… Öyle ise, nedendir bunca zorluk içinde yaşayan insanlar varken, eşyamıza, mala mülke daha sıkı sarılışımız? Nedendir her geçen gün daha fazlasına sahip olma sevdamız? En yeni teknolojiler, en son modeller, en moda takımlar bizim olacak derken, sahip olduğumuzun asgarisine muhtaç o kadar çok aile var ki. Çocukları aç uyuyan, bir günlük ekmeği nasıl alacağını kara kara düşünen pek çok aile varken, aldığı ekmeğin parasını bile sormadan poşete koyup, sorgusuzca tutarını ödeyen bizler ziyadesiyle zengin değil miyiz?

Yılda bir kere zekâtımı, fitremi verdim, deyip de kurtulabilecek miyiz sorumluluktan? Ben zor geçiniyorum zaten, bir sürü borcum var, ne zenginler var, önce onlar yardım etsin, dememiz kâfi gelecek mi sahip olduklarımızın şükrünü yapabilmemize?

Allah her kazancın içine sadaka payını koyarmış, kendi elimizle vermezsek de bir şekilde çıkarmış o para, ya çalınır, kaybolur, ya bir başka kaza, musibetle terk edermiş cüzdanı. Mal canın yongası, derler ya ne zor geliyor kazandığını paylaşmak insana. Eksilir de fakir olurum, diye korkuyor da insan, hiç hayır yapıp da yoksullaşan görülmüş mü? Tersine eli en bol olanın gönül zenginliğiyle zaten sahip olduğu hep ziyadesiyle yetmiştir.

Zamanın şartları gereği belki de, daha çok şey alıyor, yiyor, içiyor ve giyiyoruz. Çağa uymak gerek, bulunduğumuz konuma göre yaşamak gerek, amenna. Allah verdiği nimetleri kulunun üstünde görmek istermiş zaten. Parası varken kimse sefiller gibi yaşamasın elbette. Ama ya harcadıklarımız yanında israf ettiklerimiz? Yılda 15 milyar ekmeğin çöpe gittiği bir ülkede, israf etmediğimiz söylenebilir mi? Bu sadece görünen kısmı… Bir de evlerimizde istifleyip, gün ışığına çıkarmadığımız rengârenk giysilerimiz, özel misafirleri bekleyen tozlu çay takımlarımız… Nokta nokta nokta… Bu noktaların sonu ancak vicdanımızla sınırlı. Sadece biz biliyoruz yüzümüzü yıkarken ne kadar suyu boşa akıttığmızı…

Yunus Emre dizelerinde şöyle diyor:

Dünya umuruna meylini verme
Sen de kurtulmazsın ecel elinden,
Ben filanım diye göğsünü germe
Sen de kurtulmazsın ecel elinden.

Sahip olduklarımız bugün var yarın yok, her şeyden öte taşıdığımız bu can bize bir emanet. Emaneti ne zaman teslim edeceğimizse bize belirsiz.
Öte dünyaya intikal ederken ancak kendi ellerimizle vermeye kıyabildiklerimiz kalacak yanımıza, bir lokma az yiyip de karnını doyurabildiklerimiz, yanından geçerken çaresizliğini okuyabildiklerimiz… Ama ya ne kadar vaktimiz olacak bu dünya hayatında? İyilikler yapmak için çok zengin olmayı beklersek, ya yapamadan göçüp gidersek?

Sürekli sahip olduklarımızın eksikliğine dem vurup, yenilerini alma peşinde koşmak ve şikayetler yağdırmak yerine; muhtaç olanların ellerinden tutma vakti. Yarın değil, öbür gün değil hemen şimdi…

En az 10 karakter gerekli
Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.


HIZLI YORUM YAP